ÖĞRENCİLERE ANLATILACAK KISA HİKAYELER

 Bambu, Çinliler bu ağacı şöyle yetiştirir …

Önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir. Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. Tohum yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez. Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir. Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez. Çinliler büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler. Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır. Akla gelen ilk soru şudur : Çin bambu ağacı 27 metre boyuna altı hafta da mı Yoksa bey yılda mı ulaşmıştır? Bu sorunun cevabı Tabii ki beş yıldır. Büyük bir sabırla ve ısrarla tohum beş yıl süresince sulanıp gübrelenmeseydi ağacın büyümesinden hatta var olmasından söz edebilir miydik?… Bir başarının şartları her zaman çok basittir. Bir süre için çalışın, bir süre tahammül edin. Her zaman inanın ve hiçbir zaman geri dönmeyin.

 

2-Eski Yunanda , Sokrates bilgiyi saklaması sebebiyle saygı değer bir ün yapmıştı.. Bir gün büyük filozof bir tanıdığına rastladı ve adam ona dedi ki :

Adam : Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?

Sokrates : Bir dakika bekle. Bana birşey söylemeden evvel senin kücük bir testten geçmeni istiyorum. Buna ?Üçlü Filtre Testi? deniyor.

Adam : Üçlü Filtre ?

Sokrates : Doğru. Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir. Üçlü filtre testi dememin sebebini birazdan anlayacaksın. Şimdi birinci filtre; ?Gerçek Filtresi? Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek oldugundan emin misin ?

Adam : Hayır. Aslında bunu sadece duydum ve ?.

Sokrates : Öyleyse , sen bunun gerçekten doğru olup olmadıgını bilmiyorsun. Şimdi ikinci filtreyi deneyelim, ?Iyilik Filtresini.? Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi birşey mi?

Adam: Hayır, tam tersi?

Sokrates : Öyleyse, onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin. Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı.? İşe yararlılık filtresi.? Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?

Adam : Hayır, pek değil.

Sokrates : İyi, eğer bana söyleyeceğin şey doğru değil, iyi değil, işe yarar ve faydalı değilse bana niye söyleyesin ki ?

 

3-Bir zamanlar iki arkadaş çölde yolculuk yapıyorlardı. Yolun bir yerinde aralarında tartışma çıktı ve arkadaşlardan birisi diğerinin yüzüne tokat attı. Tokat yiyen arkadaşın canı yanmış, kalbi kırılmıştı; ama hiçbir şey demedi, sadece eğilip kuma şunları yazdı:

“Bugün en iyi arkadaşım yüzüme tokat attı.”

Yürümeye devam ettiler. Suları bitmek üzereydi. Neyse ki, sonunda bir vahaya ulaştılar. Doya doya su içtiler, mataralarını doldurdular. Sonra, suda yıkanmaya karar verdiler. Tokat yemiş olan arkadaş, suyun balçıklı kısmına takıldı. Git gide batıyordu. Ama arkadaşı hemen atılıp onu kurtardı. Suda boğulmanın eşiğinden kurtulan arkadaş, biraz ötedeki bir kayanın yanına gitti ve kayanın üzerine şu yazıyı kazıdı:

“Bugün en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı.” Arkadaşı merak etti.

“Az önce sana tokat attığımda kuma yazı yazdın.Hayatını kurtardığımda da kayaya “En iyi arkadaşım hayatımı kurtardı yazdın,bunu neden yaptın” diye sorunca arkadaşının cevabı şu oldu:

“İçimizdeki nefretleri fazla biriktirmeyelim ki suyun kumun üstündeki yazıları sildiği gibi akıp gitsin.Sevgi ve dostluk hislerimizi kaya gibi sağlam tutalim ki baki olsun”dedi.

4-Kaf Dağının ötesindeki masal ülkelerinden birinde, harikalar diyarının kraliçesinin bir bebeği olmuş. Harikalar diyarının koruyucuları olan periler ve periler prensesi, küçük bebeğin beşiğinin etrafına birikmişler.

Kraliçe etrafındaki perilere dönerek şöyle demiş:

Bu küçük bebeğe en değerli olduğunu düşündüğünüz şeyleri hediye edin!

Birinci peri uyuyan bebeğe eğilip şöyle demiş:

Ben sihirli gücümle sana görenin hayran kalacağı bir güzellik armağan ediyorum. Göz kamaştıracaksın!?

İkinci peri şöyle demiş:

Sana öyle güzel ve derin mavi gözler armağan ediyorum ki, gördüğünü anlayacak, seni göreni büyüleyeceksin.?

Üçüncü periye gelmiş sıra:

Selvi boylu olacaksın. Senden daha narin bedenli kız olmayacak bu dünyada.?

Dördüncü peri eğilmiş beşiğe:

Çok zengin olacaksın. Hiçbir sıkıntın olmayacak?

Periler prensesi, düşüncelere dalmış:

İnsanların güzelliği geçicidir. Gözlerin, yüzün, vücudun güzelliği çiçeklere benzer. Yaşlanınca geçiverir. Zamanla rüzgâr en biçimli palmiyeleri bile çarpıtır. İnsanlar, zenginliğini kendilerine dağıtmayanlardan nefret eder; hepsini dağıtırsa, kendisi de fakir olur.?

Bu düşünceler içinde:

Sizin şimdiye kadar bu bebeğe verdikleriniz çok kalıcı olmadı bence? demiş.

Periler:

Peki ama başka ne verebilirdik ki?? diye sormuşlar.

Periler prensesi:

Ben ona iyiliği bırakıyorum,? demiş. ?Güneşin ne kadar mükemmel ve sıcak olduğunu bilirsiniz, ama onun ısıtacak toprağı olmasa sıcak bir kayadan ne farkı kalır? Kalbin saçtığı iyilik de güneş ışığı gibidir; hayat verir. İyiliğin olmadığı güzellik, kokusu olmayan çiçek gibidir. İyiliğin olmadığı zenginlik, bencillikten farksızdır. İyiliğin olmadığı aşk yok eder, kavurur. Sizlerin armağanları geçiciydi, iyilik ise kalıcıdır. Sonsuz bir kuyuya benzer. Ne kadar çok su çekersen, o kadar çok sulu olur, o kadar bereketli fışkırır. İyilik, dünyada tek tükenmeyen şeydir.?

Sonra, periler prensesi uyuyan bebeğe doğru eğilmiş ve dua etmiş:

Kalbin sıcak olsun küçük bebek, iyi ol !

ACELE KARAR VERMEYİN….

Çin düşünürü Lao Tzu’nun öyküsü……..

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama

Kral bile onu kıskanırmış… Öyle dillere destan bir beyaz atı

varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin

tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

“Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan

dostunu satar mı” dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,

at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak,

bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala

satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.

Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler…

İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş.

“Sadece at kayıp” deyin, “Çünkü gerçek bu.

Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.

Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı?

Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.

Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.

Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş…

Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.

Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.

Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.

“Babalık” demişler, “Sen haklı çıktın. Atının

kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu

oldu senin için, şimdi bir at sürün var..”

“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz”

demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.

Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini

henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.

Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz

kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”

Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler

ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler…

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan

ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış.

Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman

yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

“Bir kez daha haklı çıktın” demişler.

“Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre

kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.

Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın”

demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme

hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş.

“O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.

Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba

ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde

gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu

ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan

bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler,

ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri

askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın

kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya

öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler… “Gene haklı

olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık

ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler,

belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının

kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…”

“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş,

ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez.

Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda,

sizinkiler askerde… Ama bunların hangisinin talih,

hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:

“Acele karar vermeyin.

Hayatın küçük bir dilimine bakıp

tamamı hakkında karar vermekten kaçının.

Karar; aklın durması halidir.

Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi,

dolayısı ile gelişmeyi durdurur.

Buna rağmen akıl,

insanı daima karara zorlar.

Çünkü gelişme halinde olmak

tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.

Oysa gezi asla sona ermez.

Bir yol biterken yenisi başlar.

Bir kapı kapanırken, başkası açılır.

Bir hedefe ulaşırsınız ve

daha yüksek bir hedefin hemen

oracıkta olduğunu görürsünüz.”

 

11-HERŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR

İki melek yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar.. Tabii insan kılığında.. Akşam olmuş.. Kentin en zengin semtinde lüks bir villanın kapısını Tanrı misafiri olarak çalmışlar.. Ev sahipleri somurtarak buyur etmişler onları.. Yemek falan teklif etmemişler.. Sıcacık misafir odaları yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp ?Geceyi burada geçirebilirsiniz” demişler.. Şilteleri betona sererken, yaslı melek duvarda bir çatlak görmüş. Elini uzatmış. Söyle bir sürmüş yarığa.. Duvar eskisinden sağlam olmuş.

Genç melek,

“Niye yaptın bunu?” diye sormuş merakla..

“Her şey her zaman göründüğü gibi değildir” demiş yaşlı melek yavaşça..

Ertesi akşam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar. Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçiniyorlarmış. Ev sahipleri mütevazı sofralarına almış onları.. Allah ne verdiyse beraber yemişler. Yatma zamanı gelince kadın, “Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalısınız” demiş..

“Bizim yatakta siz yatın, bir rahat uyuyun. Biz su divanda idare ederiz”

Güneş doğarken uyanan melekler, zavallı adamla karısını iki gözleri iki çeşme ağlar bulmuşlar. Hayattaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormuş. Genç melek öfkeden deliye dönmüş..

“Bunu nasıl yaparsın.. Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine nasıl izin verirsin.. Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı, ama kötü ev sahipleri bize hiçbir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaştılar. Sen ise ineklerinin ölmesine göz yumdun?..”

“Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat” demiş, yaşlı melek yine..

“Nasıl yani?” diye daha da öfkeyle yinelemiş sorusunu genç melek.. “Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat” demiş yaşlı melek bir daha..

Ve anlatmış.. “İlk gittiğimiz zengin evinin o duvar çatlağının içinde yıllar önceden saklanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri, zenginlikleri ile çok mağrur, ama hiç paylaşmayı sevmeyen insanlar oldukları için bu defineyi bulmayı hak etmemişlerdi. Çatlağı kapayıp, onları bu hazineden ebediyyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği, adamın karısını almaya geldi.

Kadının hayatını bağışlamasına karşılık ona ineği verdim. Her şey her zaman göründüğü gibi değildir. İşler bazen istendiği gibi gitmez göründüğünde, aslında olan budur.

Eğer inançlı isen, her işte bir hayır olduğunu düşünürsün. O hayrın ne olduğunu da, bir süre sonra anlarsın veya hiç anlayamayabilirsin.

 

12-Keyifler Değildir Yaşamı Değerli Yapan

Franklin, bir çocuğa bir elma vermiş.

Çocuk çok sevinmiş.

Bir elma daha vermiş.

Çocuk daha çok sevinmiş.

Bir elma daha verince;

çocuk sevinçten deliye dönmüş.

Ve bir elma daha verince,

çocuk dört elmayı elinde zaptedememiş,

sonuncusunu düşürmüş yere…

Bu sefer ağlamaya başlamış çocuk.

Hayat böyledir işte…

Hayal etmediğimiz bir saadete eriştikten sonra,

onun bir lokmasını dahi kaybetmek bizi perişan eder.

“Keyifler değildir yaşamı değerli yapan.

Yaşamdır, keyif almayı değerli kılan”

Bernard Shaw

 

13-Yaşlı Adam ve Gürültücü Öğrenciler…

Yaşlı bir adam emekli olduktan sonra bir lisenin yanında küçük bir ev aldı. Emekliliğinin ilk bir kaç haftasını huzur içinde geçirdi ama ders yılı başlayınca huzuru kaçtı.

Okulların açıldığı ilk günden başlayarak öğrenciler, dersten çıkar çıkmaz yollarının üzerindeki her çöp bidonunu tekmeliyorlar, anlamsız sesler çıkararak bağırıp, çağrıyorlar, dayanılmaz gürültüler yapıyorlardı. Çocukların gürültülerinin dinmek tükenmek bilmeyeceğini anlayan yaşlı adam, bu işe bir son verebilmek için kurnazca bir çözüm buldu. Ertesi gün çocuklar öğrenciler okuldan çıkıp, yine dayanılmaz gürültüler yaparak evinin önünden geçerken yaşlı adam dışarı çıktı, onlara bir öneride bulundu.

“Siz hepiniz çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz” dedi.

“Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden. Ben de sizlerin yaşındayken aynı biçimde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım. Siz bana gençliğimi anımsatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size her gün bir dolar veririm. Kabul mü?.”

Bu öneri çocukların çok hoşuna gitti. Her gün hem eğleniyorlar, hem bol bol gürültü yapıyorlar, hem de bir dolar para kazanı- yorlardı.

Bu durum bir hafta bu biçimde sürdükten sonra birgün yaşlı adam çocukları yine durdurdu ve onlara kısa bir açıklama yaptı:

“Çocuklar, yaşam pahalılığı, enflasyon beni de etkilemeye başladı” dedi. “Bugünden sonra size ancak elli sent verebileceğim. Beni anlayışla karşılayacağınızı umarım.”

Bu durumdan pek hoşlanmamalarına karşın çocuklar yaşlı adama anlayış gösterdiler ve günlük gürültülerini elli sent karşıladığında yapmayı kabul ettiler. Aradan birkaç gün daha geçtikten sonra yaşlı adam birgün çocukları yine durdurdu ve onlara bir durum açıklaması daha yapmak zorunda kaldığını bildirdi:

“Bakın, bizim emekli paralarını gününde ödemiyorlar” dedi.

“Durumum biraz sıkışık… Üzülerek söylüyorum ama yapabileceğim başka birşey yok… Bundan sonra size ancak yirmibeş sent verebileceğim… Tamam mı?.. Anlaştık mı?”

Yaşlı adamın bu son önerisi, çocukların hiç de hoşuna gitmedi. “Olanaksız bayım” dedi içlerinden biri. “Günde yirmibeş sent için bu işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Kusura bakmayın ama, biz işi bırakıyoruz.”

14-GELECEĞİNİ BİLİYORDUM !

Savasin en kanli gunlerinden biri.. Asker, en iyi arkadasinin az ileride

kanlar icinde yere dustugunu gordu. insanin basini bir saniye bile siperin

üzerinde tutamayacagi ates yagmuru altindaydilar. Asker tegmene kostu ve:

“Tegmenim. Firlayip arkadasimi alip gelebilirmiyim?” Tegmen sasirir,

“Delirdin mi?” “Gitmeye deger mi? Arkadasin delik desik olmus! Büyük

ihtimal olmustur bile. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakin!” Asker

israr etti ve Tegmen “Peki! Git o zaman!”dedi. inanilmasi güç,bir mucize!

Asker o korkunç ates yagmuru altinda arkadasina ulasti. Onu sirtina aldi,

kosa kosa dondu. Birlikte siperin icine yuvarlandylar. Te?men, kanlar

içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere ta?yyan arkada?yna dondu,

“Sana de?mez, hayatini tehlikeye atmana de?mez, demi?tim. Bu zaten olmu?!”

“Degdi tegmenim!,degdi!” dedi asker. “Nasil Degdi?” dedi Tegmen.. “Bu adam olmus

gormuyormusun?”Asker cevapladi, “Gene de Degdi komutanim! Çünkü yanina

ulastigimda henüz sagdi… Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim

için.”Ve arkadasinin son sözlerini hiçkirarak tekrarladi: “arkadasim benim!

Gelecegini biliyordum!.. Gelecegini biliyordum!”

 

 

15-ANNESİNİN YEMEKLERİ

AŞÇILIĞIYLA ün yapmış yaşlı bir kadın, akşam yemeğine gelecek olan oğlu ve

yeni gelini için yine mutfağına kapanmış, yemek yapıyordu. Aynı akşam

yemeğe eski bir aile dostu da davetliydi.

Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında çok şaşırtıcı bir durumla

karşılaştılar. Yaşlı kadının o gece yaptığı yemekler değme oburların bile

iştahını kapatacak kadar berbattı. Tatlılar un kokuyordu, patatesler

yanmıştı, köfteler ise neredeyse hiç pişmemişti. Oğlu, yeni gelini ve aile

dostu, kadıncağıza durumu farkettirmemek için ellerinden geleni yaptılarsa

da, yemek sırasında pek iştahlı göründükleri söylenemezdi.

Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift annelerinin ellerini öperek evlerine

gittiler. Aile dostları ise biraz daha kaldıktan sonra gitmeyi

düşünüyordu. Oğlu ve gelini gittikten sonra, yaşlı kadına:

“Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyorum. Bana söyler misin, bu

geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın ya da bir sorunun var” dedi.

Yaşlı kadın gülümseyerek cevap verdi:

“Hayır, hiçbir şeyim yok. Kasten yaptım. Bu yemekten sonra oğlum asla

ikide bir annesinin yemeklerini hatırlatıp karısının kalbini kıramayacak.”

16-ACI…

Unutmayın, sevdiğimiz herkes bir gün düşmanımız olabilir.

Nefret ettiğiniz herkes de dostunuz.

Kıssadan hisse alınacak anlam yüklü bir hikayecik.

Zamanın birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana

raslamis. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an

göz göze gelmiş. Yaradana olan aşkı -yılan bile olsa- yaratılana yansımış

ve yılanı vurmaya kıyamamış. Yılan da duygulanmış, dile gelmiş.

Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim demiş.

Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş.

Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve oduncuya uzatmış.

“Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira vereceğim.”

Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün şenlik olmuş.

Hiç kimseye olan biteni anlatmamış, ailesi dahil.

Herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş.

Yıllar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile bulusmuş ve altınını almış.

Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış.

Kuyunun başına gidemez olmuş. Bir kaç gün geçince bolluğa

alışmış evinde darlık başlamış.

Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış.

“Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek”

demiş. Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış.

Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş.

Oğlan önce inanmadığı hikayenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış, kimbilir daha ne

kadar altın var kuyudan içeride demiş….Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın

kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş.

Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş.

Hasta yatağından sürünerek bile olsa kalkmış.

Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor.

Yılan o arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde..

Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Canının parçası oğlu yerde

cansız, yıllardır velinimeti olan yılan yaralı…

Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş. Tekrar dost olalım demiş…

Yılan ise acı acı gülümsemiş. Çok isterdim ama…Sende bu evlat acısı..

bende de bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız.

Yeni evli bir çift vardi. Evliliklerinin daha ilk aylarinda, bu isin hiç de hayal ettikleri gibi olmadigini anlayivermislerdi. Aslinda birbirlerini sevmiyor degillerdi. Son zamanlarda o kadar sik olmasa da, evlenmeden önce sik sik birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüslerdi. Ama simdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarinda orta çapli bir kavganin çikmasina yetiyordu. Bir aksam oturup, iliskilerini gözden geçirmeye karar verdiler. Her ikisi de, bosanmayi istememekle beraber, islerin böyle gitmeyeceginin farkindaydilar. Erkek, “Aklima bir fikir geldi” dedi. “Bahçeye bir agaç dikelim ve eger bu agaç üç ay içinde kurursa bosanalim. Kurumaz da büyürse bunu bir daha aklimizdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayri ayri odalarda kalalim.” Bu ilginç fikir haniminin da hosuna gitti. Ertesi gün gidip bir meyve fidani aldilar ve birlikte bahçeye diktiler. Aradan bir ay geçti. Bir gece bahçede karsilastilar. Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardi…

17-DÜNYA MALI

Genc adam, antika meraki sebebiyle Anadolu´nun en ücra köselerini dolasiyor ve gözüne kestirdigi mallari yok pahasina satin alarak yolunu buluyordu. Kis kiyamet demeden sürdürdügü seyahatlar sirasinda basina gelmeyen kalmamis gibiydi. Fakat, bu seferki hepsinden farkli görünüyordu.Yollari kapatan kar yüzünden arabasini terk etmis ve yogun tipi altinda donmak üzereyken, bir ihtiyar tarafindan bulunup onun kulübesine davet edilmisti.Yasli adam, antikacinin yürümesine yardim ederken:

– Günlerdir hasta oldugumdan, odun kesmek icin ilk defa disariya ciktim, dedi.Meger seni bulmak icin iyilesmisim. Diz boyuna varan karla bogusup kulübeye geldiklerinde, antikacinin beyaz göre güre donuklasan gözleri faltasi gibi acildi. Odanin orta yerindeki kuzinenin etrafini saran üc- dört iskemle, onun simdiye kadar gördügü en güzel antikalar olmaliydi.Saatlerdir kar icinde kalan vücudu bir anda isinmis, buzlari bir türlü cözülmeyen patlican moru suratini atesler kaplamisti. Yasli adam, misafiri yatirmak icin acele ediyordu.Ona birkac lokma ikram edip sedirdeki yatagini hazirlarken:

– Bugün soba yakamadim evlâdim, dedi.Ama bu yorganlar seni isitacaktir. Ev sahibi, yillar önce vefat eden esiyle paylastiklari odaya gecerken, antikaci da tiftikten örülen battaniyelerin arasina gömüldü. Ancak bütün yorgunluguna ragmen bir türlü uyuyamiyordu. Ertesi gün gitmeden önce ne yapip yapip o iskemleleri almali, bunun icin de iyi bir senaryo uydurmaliydi. Meselâ, hayatini kurtarmasina karsilik ihtiyara birkac koltuk satin alabilir ve eskimis oldugu bahanesiyle disari cikarttigi iskemleleri, caktirmadan minibüsün arkasina atabilirdi. Hatta onlari kaptigi gibi kacmak bile mümkündü.Yürümeye dahi mecâli olmayan ihtiyar, sanki onun pesinden kosacak miydi? Genc adam, kafasindaki fikirleri olgunlastirmaya calisirken dalip dalip gidiyor ve rüzgarin sesiyle uyandigi zamanlar, kaldigi yerden devam ediyordu. Bu arada yasli adamin sabah namazina kalktigini farketmis, hatta hayâl meyâl olsa bile odun parcaladigini duymustu. Gözlerini actiginda, onun kuzine üzerinde yemek pisirdigini gördü ve yattigi yerden etrafina bakinirken, birden iskemleleri hatirladi.Hafifce dogrulup cevresine bakti: Aman Allahim..! Antikalardan, hicbiri ortada yoktu. Ihtiyar kurt, herhalde plânini hissetmis ve belki de uykudayken konusmasini duyarak onlari emin bir yere kaldirmisti.Sakin görünmeye calisarak:

– Iligim kemigim isinmis, dedi. Corbaniz da güzel koktu dogrusu.Ama aksamki iskemleleri göremiyorum. Yasli adam, odanin kösesine yigdigi iskemle parcalarindan birini daha sobaya atarken:

– Iskemle dedigin, dünyanin mali be evlâdim, dedi. Biz misafirimizi üsütür müyüz?

18-VİETNAM SAVAŞI

Vietnam’da savastiktan sonra sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkinda bir hikaye anlatilir.

San Francisco’dan ailesini aradi

-Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden birsey rica ediyorum.

Yanimda bir arkadasimi da getirmek istiyorum.

-Memnuniyetle, onunla tanismak isteriz,diye cevapladilar..

Ogullari,

-Bilmeniz gereken birsey var diye devam etti.

-Arkadasim savasta agir yaralandi. Bir mayina basti ve bir koluyla ayagini kaybetti.

Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasini istiyorum.

-Bunu duyduguma üzüldüm oglum. Belki onun baska bir yer bulmasina yardimci olabiliriz.

-Hayir. Anne, baba, onun bizimle yasamasini istiyorum.

-Oglum, dedi babasi,

-Bizden ne istedigini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatimiz var, ve bunun gibi birseyin hayatimiza engel olmasina izin veremeyiz.

Bence bu arkadasini unutup eve dönmelisin. O kendi basinin çaresine bakacaktir.

Oglu o anda telefonu kapatti.

Ailesi ondan bir süre haber alamadi. Ama birkaç gün sonra, SanFrancisco polisinden bir telefon geldi. Ogullarinin yüksek bir binadan düsüp öldügünü ögrendiler. Polis bunun intihar olduguna inaniyordu.

Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco’ysa uçtular ve Ogullarinin cesedini tespit etmek için sehir morguna götürüldüler.

Onu tanidilar, ve bilmedikleri birsey daha ögrenince dehsete düstüler:

Ogullarinin sadece bir kolu ve bir bacagi vardi

Manolya Ülkesi’nin Kralı evlenme çağına gelen kızına uygun bir damat adayını nasıl bulacağını düşünüyordu son zamanlarda. Öyle biri olmalıydı ki; gözü gibi baktığı biricik kızını gerçekten sevmeli, o’na hak ettiği değeri vermeliydi. Yapacağı şeylerle de ispatlamalıydı sevgisini, hem kendisine hem de Prensese. Aklına şöyle bir fikir geldi ve bunu fermanlarla ülkenin dört bir yanına duyurdu:”Güneşi kucaklayan delikanlı kızımla evlenebilecek! Her kim ki bunu yaparsa, kızım o’nun olacak ve saadet içinde sarayda yaşayacaklar!..”Fermanı duyan ülke delikanlılarını korku, endişe, azim ve telaş sardı. Ne yapmalı ne etmeliydiler ki, hem güzeller güzeli Prensese, hem de sarayın lüksüne, şatafatına kavuşmalılardı. Kimileri taşları üstüste dizerek güneşe ulaşmaya çalıştı, kimileri en yüksek dağın zirvesine çıkmaya çalıştı. Hali vakti yerinde olanlar uzun uzun kuleler yaptı. Hatta günlerini gecelerini ağaç tepesinde geçirerek güneşin uygun bir anını kollayanlar bile vardı. Güneşe büyü yaptıranlar daha neler neler… Ama aradan aylar geçiyor kimse bu işi beceremiyor, pes edip gidiyorlardı birer birer.Bir gün Kral’ın huzuruna giyim kuşamı hiç de hoş olmayan ama oldukça yakışıklı bir delikanlı geldi. Güneşi kucaklayabileceğini hem de bunu Kralın ve kızının huzurunda yapmak istediğini söylüyordu. Kral kabul etti delikanlının isteğini. Güneşli bir günde sarayın bahçesinde Kral ve Prenses yanyana oturmuş, etraflarında da büyük bir kalabalık ne olup biteceğini bekliyorlardı merakla. Prensesin içinde birşeyler kıpırdıyordu bu gence baktıkça.- Hadi bakalım, kucakla güneşi de görelim!, dedi Kral.Bu sözlerin ardından olan şeye herkesin ağzı açık kaldı bir süre. Kimsenin çıtı çıkmıyor, olanlara anlam veremiyorlardı bir türlü.Delikanlı hızla koşarak, muhafızları aşmış, Prenses’e sımsıkı sarılmış, bir türlü bırakmıyordu.- Bre zındık, ne yaparsın!, diye kükredi Kral şaşkınlığını atınca; – Nedir bu ahmaklığın anlamı ?Prenses’ten muhafızlarca zorla ayrılan delikanlı şunları söyledi boynunu bükerek ama sesindeki neşeyle; – Sayın Kral’ım, siz güneşi kim kucaklarsa kızım onundur dediniz. Ben sarayın karşısındaki şu viranede otururum. Gözlerimi açtım, kızınızı gördüm. Yüreğim aşkının, güzelliğinin, sevgisinin ateşiyle yandı kavruldu. Her gün penceremden penceresine bakarım, o’nu gördüm mü günüm aydınlanır, ışıl ışıl olur. Göremezsem kahrolur, karanlıklara boğulurum. Ben onunla var olur onunla yok olurum. Benim gündüzüm, gecem, yazım, kışım, sıcağım, soğuğum O… Benim Güneşim O… Ne olursa olsun bu an bile bana sonsuza dek yeter. Ölümüm güneşimden olsun razıyım Sayın Kralım…”Herkesin hatta Kral ve Prensesin bile gözleri doldu bu sözlere.- 40 gün 40 gece düğün yapılsın. Kızımı verdim bu gence!, diye haykırdı Kral…Prenses neşeyle ellerini çırptı. Kral doğru bir seçim yapmıştı. Sevginin güneşini yakalayana kızını vermişti. Prenses ve delikanlı ömürlerinin sonuna dek saadet içinde yaşadılar sarayda… Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…Sevgi dalgın sular gibidir; gösterişsiz ve o nispette derin… Sevgi gösterişin olduğu yerden hicret eder, çünkü o bazen sevgilide bir bakış, bazen de bir sanatkarın gönlünde ürperiştir. İşte o kadar sade, o kadar yalın…

19-MUCİZE

Her iyi anne gibi Karen de bir bebegin yolda oldugunu ögrenince ,üç yasindaki oglu Michael’i yeni bir kardes için hazirlamaya baslamisti. Bebegin kiz olacagi anlasildi ve Michael annesinin karnindaki kiz kardesine her gün, her aksam sarki söylemeye basladi.

Onunla tanismadan önce aralarinda bir sevgi bagi olusmaya baslamisti. Hamilelik normal bir sekilde gelisiyordu.

Karen de Tenesse’de Morristown Panther Creek United Methodist Kilisesi’nde aktif bir üye olarak çalismalarini da sürdürüyordu.

Vakti gelince ,dogum sancilari basladi. Sonra her bes dakikada bir, üç dakikada bir ve her dakika…..

Fakat dogum aninda ciddi bazi sorunlar ortaya çikti ve Karen’in sancilari saatler sürdügü halde bebek dogmadi.

Bir sezeryan mi gerekecekti ? Nihayet çok zor çabalar sonucu Michael’in kiz kardesi dünyaya geldi.

Ama çok ciddi bir sorun var gibiydi. Gece yarisi çalan ambulans sirenleri arasinda Tenesse Knoxville’deki St. Mary Hastanesi Çocuk servisinin yogun bakim ünitesine kaldirildi. Günler geçtikçe küçük kiz kötülesiyordu. Çocuk doktoru çok üzgün bir sekilde

“Çok az bir ümit var . En kötü son için hazirlikli olmalisiniz .” dedi. Karen ve esi cenaze töreni için mezarlik yetkilileriyle konustular.

Evlerinde bebekleri için harika bir oda hazirlamislardi. Oysa simdi cenaze için tören hazirliyorlardi.

Michael, öte yandan anne ve babasina kiz kardesini görebilmek için yalvarip duruyordu. “Ona sarki söylemek istiyorum”diyordu.

Yogun bakimdaki iki hafta sanki cenaze töreninin bir hafta sonra olacagini isaret ediyor gibiydi.

Michael sarki söylemek konusunda israr ediyordu. Ama yogun bakim ünitesine çocuklarin girmesi kesinlikle yasakti.

Ancak Karen kararini verdi. Onu oraya soracakti. Izin verseler de vermeseler de ….

Eger kiz kardesini o zaman göremezse bir daha asla göremeyebilirdi.

Ona, kendisine oldukça büyük gelen bir ziyaretçi giysisi giydirdi ve yogun bakim ünitesine soktu.

Sanki yürüyen bir kirli çamasir torbasiydi. Ama bas hemsire onun bir çocuk oldugunu anladi ve :

“O çocugu buradan çikarin. Çocuklarin girmesi yasak.” diye uyardi.

Genelde uysal bir kadin olan Karen’in içindeki anne birden güçlü bir sekilde baskaldirdi

ve bas hemsirenin yüzüne çelik gibi bakislarla bakarak: “Kiz kardesine sarki söylemedikçe buradan gitmeyecek.”dedi.

Michael’i kiz kardesinin yatagina götürdü. Savasi kaybetmek üzere olan küçük kiza bakti.

Bir süre sonra sarki söylemeye basladi, saf temiz kalpli 3 yasindaki çocugun piril piril sesiyle.

“You are my sunshine, my only sunshine, you make me happy when skies are grey…”

(Sen benim gün isigimsin, tek gün isigim, gökyüzü griyken beni mutlu edersin.)

Aniden küçük kiz tepki verdi. Kalp atislari sakinlesti ve düzenli olmaya basladi.

“Sarkiyi sürdür”dedi Karen gözleri yas dolu. “You never know, dear how much I love you. Please don’t take my sunshine away!”

(Seni ne çok sevdigimi asla bilmeyeceksin, sevgilim. Lütfen gün isigini benden alma.)

Micheal, sarkiyi sürdürdükçe, bebegin sorunlu, kesik kesik olan solunumu

küçük bir kedicigin nefes alis verisi gibi düzenli bir hale girmeye basladi. “

Sarki söylemeye devam et bebegim.”

“The other night, dear, as I lay sleeping, I dreamed I held you in my arms.”

(Geçen gece uyurken, rüyamda seni kollarimda tuttugumu gördüm sevgilim.)

Michael’in küçük kardesi sakinlesmeye devam etti. Ama bu bir iyilesme de gösteren bir sakinlesmeydi.

“Devam et Michael”.

Simdi o diktatör tavirli bas hemsirenin bile yüzü yaslarla islanmisti. Karen de coskuyla sarkiya katildi.

“You are my sunshine, my only sunshine. Please don’t take my sunshine away.”

Ertesi gün, hemen ertesi gün küçük kiz eve gidebilecek kadar iyilesmisti.

Women’s Day isimli dergi bu olaya “Abinin sarkisinin mucizesi”adini verdi.

Bilim adamlari ise ona sadece “mucize”dediler.

Karen ise “Tanri sevgisinin mucizesi”dedi.

Sevdiginiz insanlar için ümidinizi asla yitirmeyin.

20-Bir pastanin uc otuz paraya satildigi gunlerde 10 yasinda bir cocuk pastaneye girdi.

Garson kiz hemen kostu..

Cocuk sordu:

“Cukulatali pasta kac para?..”

“50 cent!..”

Cocuk cebinden cikardigi bozuklari saydi. Bir daha sordu:

“Peki dondurma ne kadar..”

“35 cent” dedi garson kiz sabirsizlikla..

Dukkanda yiginla musteri vardi ve kiz hepsine tek basina kosusturuyordu.

Bu cocukla daha ne kadar vakit gecirebilirdi ki..

Cocuk parasini bir daha saydi ve “Bir dondurma alabilir miyim lutfen” dedi.

Kiz dondurmayi getirdi.

Fisi tabagin kenarina koydu ve oteki masaya kostu. Cocuk dondurmasini bitirdi. Fisi kasaya odedi.

Garson kiz masayi temizlemek uzere geldiginde, gozleri doldu birden. Masayi sanki akan yaslar temizleyecekti.

Bos dondurma tabaginin yaninda cocugun biraktigi 15 cent duruyordu..

Yolumuzdaki engeller..

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun uzerine kocaman bir kaya koydurmus,

kendisi de pencereye oturmustu.

Bakalim neler olacakti?.

Ulkenin en zengin tuccarlari, en guclu kervancilari, saray gorevlileri birer birer geldiler, sabahtan oglene kadar.

Hepsi kayanin etrafindan dolasip saraya girdiler.

Pek cogu krali yuksek sesle elestirdi. Halkindan bu kadar vergi aliyor, ama yollari temiz tutamiyordu.

Sonunda bir koylu cikageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.

Sirtindaki kufeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarildi ve ikina sikina itmeye basladi. Sonunda kan ter icinde kaldi ama, kayayi da yolun kenarina cekti. Tam kufesini yeniden sirtina almak uzereydi ki, kayanin eski yerinde bir kesenin durdugunu gordu. Acti.. Kese altin doluydu. Bir de kralin notu vardi icinde..

“Bu altinlar kayayi yoldan ceken kisiye aittir” diyordu kral.

Koylu, bugun dahi pek cogumuzun farkinda olmadigi bir ders almisti. “Her engel, yasam kosullarinizi daha iyilestirecek bir firsattir..”

Onemli olan vermektir..

Yillar once hastanede calisirken, agir hasta bir kiz getirdiler.

Tek yasam sansi bes yasindaki kardesinden acil kan nakli idi.

Kucuk oglan ayni hastaliktan mucizevi sekilde kurtulmus ve kaninda o hastaligin mikroplarini yok

eden bagisiklik olusmustu.

Doktor durumu bes yasindaki oglana anlatti ve ablasina kan verip vermeyecegini sordu.

Kucuk cocuk bir an duraksadi. Sonra derin bir nefes aldi ve “Eger kurtulacaksa, veririm kanimi” dedi.

Kan nakli ilerken, ablasinin gozlerinin icine bakiyor ve gulumsuyordu. Kizin yanaklarina yeniden renk gelmeye baslamisti, ama kucuk cocugun yuzu de giderek soluyordu..

Gulumsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu:

“Hemen mi olecegim?..”

Kucuk doktoru yanlis anlamis, ablasina vucundaki butun kani verip, olecegini sanmisti.

21- SEVGİ

Her iyi anne gibi Karen de bir bebegin yolda oldugunu ögrenince ,üç yasindaki oglu Michael’i yeni bir kardes için hazirlamaya baslamisti. Bebegin kiz olacagi anlasildi ve Michael annesinin karnindaki kiz kardesine her gün, her aksam sarki söylemeye basladi.

Onunla tanismadan önce aralarinda bir sevgi bagi olusmaya baslamisti. Hamilelik normal bir sekilde gelisiyordu.

Karen de Tenesse’de Morristown Panther Creek United Methodist Kilisesi’nde aktif bir üye olarak çalismalarini da sürdürüyordu.

Vakti gelince ,dogum sancilari basladi. Sonra her bes dakikada bir, üç dakikada bir ve her dakika…..

Fakat dogum aninda ciddi bazi sorunlar ortaya çikti ve Karen’in sancilari saatler sürdügü halde bebek dogmadi.

Bir sezeryan mi gerekecekti ? Nihayet çok zor çabalar sonucu Michael’in kiz kardesi dünyaya geldi.

Ama çok ciddi bir sorun var gibiydi. Gece yarisi çalan ambulans sirenleri arasinda Tenesse Knoxville’deki St. Mary Hastanesi Çocuk servisinin yogun bakim ünitesine kaldirildi. Günler geçtikçe küçük kiz kötülesiyordu. Çocuk doktoru çok üzgün bir sekilde

“Çok az bir ümit var . En kötü son için hazirlikli olmalisiniz .” dedi. Karen ve esi cenaze töreni için mezarlik yetkilileriyle konustular.

Evlerinde bebekleri için harika bir oda hazirlamislardi. Oysa simdi cenaze için tören hazirliyorlardi.

Michael, öte yandan anne ve babasina kiz kardesini görebilmek için yalvarip duruyordu. “Ona sarki söylemek istiyorum”diyordu.

Yogun bakimdaki iki hafta sanki cenaze töreninin bir hafta sonra olacagini isaret ediyor gibiydi.

Michael sarki söylemek konusunda israr ediyordu. Ama yogun bakim ünitesine çocuklarin girmesi kesinlikle yasakti.

Ancak Karen kararini verdi. Onu oraya soracakti. Izin verseler de vermeseler de ….

Eger kiz kardesini o zaman göremezse bir daha asla göremeyebilirdi.

Ona, kendisine oldukça büyük gelen bir ziyaretçi giysisi giydirdi ve yogun bakim ünitesine soktu.

Sanki yürüyen bir kirli çamasir torbasiydi. Ama bas hemsire onun bir çocuk oldugunu anladi ve :

“O çocugu buradan çikarin. Çocuklarin girmesi yasak.” diye uyardi.

Genelde uysal bir kadin olan Karen’in içindeki anne birden güçlü bir sekilde baskaldirdi

ve bas hemsirenin yüzüne çelik gibi bakislarla bakarak: “Kiz kardesine sarki söylemedikçe buradan gitmeyecek.”dedi.

Michael’i kiz kardesinin yatagina götürdü. Savasi kaybetmek üzere olan küçük kiza bakti.

Bir süre sonra sarki söylemeye basladi, saf temiz kalpli 3 yasindaki çocugun piril piril sesiyle.

“You are my sunshine, my only sunshine, you make me happy when skies are grey…”

(Sen benim gün isigimsin, tek gün isigim, gökyüzü griyken beni mutlu edersin.)

Aniden küçük kiz tepki verdi. Kalp atislari sakinlesti ve düzenli olmaya basladi.

“Sarkiyi sürdür”dedi Karen gözleri yas dolu. “You never know, dear how much I love you. Please don’t take my sunshine away!”

(Seni ne çok sevdigimi asla bilmeyeceksin, sevgilim. Lütfen gün isigini benden alma.)

Micheal, sarkiyi sürdürdükçe, bebegin sorunlu, kesik kesik olan solunumu

küçük bir kedicigin nefes alis verisi gibi düzenli bir hale girmeye basladi. “

Sarki söylemeye devam et bebegim.”

“The other night, dear, as I lay sleeping, I dreamed I held you in my arms.”

(Geçen gece uyurken, rüyamda seni kollarimda tuttugumu gördüm sevgilim.)

Michael’in küçük kardesi sakinlesmeye devam etti. Ama bu bir iyilesme de gösteren bir sakinlesmeydi.

“Devam et Michael”.

Simdi o diktatör tavirli bas hemsirenin bile yüzü yaslarla islanmisti. Karen de coskuyla sarkiya katildi.

“You are my sunshine, my only sunshine. Please don’t take my sunshine away.”

Ertesi gün, hemen ertesi gün küçük kiz eve gidebilecek kadar iyilesmisti.

Women’s Day isimli dergi bu olaya “Abinin sarkisinin mucizesi”adini verdi.

Bilim adamlari ise ona sadece “mucize”dediler.

Karen ise “Tanri sevgisinin mucizesi”dedi.

Sevdiginiz insanlar için ümidinizi asla yitirmeyin.

Sevgi inanilmayacak kadar güçlüdür.

22-GÜNEŞİ KUCAKLAYAN GENÇ

Manolya Ülkesi’nin Kralı evlenme çağına gelen kızına uygun bir damat adayını nasıl bulacağını düşünüyordu son zamanlarda. Öyle biri olmalıydı ki; gözü gibi baktığı biricik kızını gerçekten sevmeli, o’na hak ettiği değeri vermeliydi. Yapacağı şeylerle de ispatlamalıydı sevgisini, hem kendisine hem de Prensese. Aklına şöyle bir fikir geldi ve bunu fermanlarla ülkenin dört bir yanına duyurdu:

“Güneşi kucaklayan delikanlı kızımla evlenebilecek! Her kim ki bunu yaparsa, kızım o’nun olacak ve saadet içinde sarayda yaşayacaklar!..”

Fermanı duyan ülke delikanlılarını korku, endişe, azim ve telaş sardı. Ne yapmalı ne etmeliydiler ki, hem güzeller güzeli Prensese, hem de sarayın lüksüne, şatafatına kavuşmalılardı. Kimileri taşları üstüste dizerek güneşe ulaşmaya çalıştı, kimileri en yüksek dağın zirvesine çıkmaya çalıştı. Hali vakti yerinde olanlar uzun uzun kuleler yaptı. Hatta günlerini gecelerini ağaç tepesinde geçirerek güneşin uygun bir anını kollayanlar bile vardı. Güneşe büyü yaptıranlar daha neler neler… Ama aradan aylar geçiyor kimse bu işi beceremiyor, pes edip gidiyorlardı birer birer.

Bir gün Kral’ın huzuruna giyim kuşamı hiç de hoş olmayan ama oldukça yakışıklı bir delikanlı geldi. Güneşi kucaklayabileceğini hem de bunu Kralın ve kızının huzurunda yapmak istediğini söylüyordu. Kral kabul etti delikanlının isteğini. Güneşli bir günde sarayın bahçesinde Kral ve Prenses yanyana oturmuş, etraflarında da büyük bir kalabalık ne olup biteceğini bekliyorlardı merakla. Prensesin içinde birşeyler kıpırdıyordu bu gence baktıkça.

– Hadi bakalım, kucakla güneşi de görelim!, dedi Kral.

Bu sözlerin ardından olan şeye herkesin ağzı açık kaldı bir süre. Kimsenin çıtı çıkmıyor, olanlara anlam veremiyorlardı bir türlü.

Delikanlı hızla koşarak, muhafızları aşmış, Prenses’e sımsıkı sarılmış, bir türlü bırakmıyordu.

– Bre zındık, ne yaparsın!, diye kükredi Kral şaşkınlığını atınca; – Nedir bu ahmaklığın anlamı ?

Prenses’ten muhafızlarca zorla ayrılan delikanlı şunları söyledi boynunu bükerek ama sesindeki neşeyle;

– Sayın Kral’ım, siz güneşi kim kucaklarsa kızım onundur dediniz. Ben sarayın karşısındaki şu viranede otururum. Gözlerimi açtım, kızınızı gördüm. Yüreğim aşkının, güzelliğinin, sevgisinin ateşiyle yandı kavruldu. Her gün penceremden penceresine bakarım, o’nu gördüm mü günüm aydınlanır, ışıl ışıl olur. Göremezsem kahrolur, karanlıklara boğulurum. Ben onunla var olur onunla yok olurum. Benim gündüzüm, gecem, yazım, kışım, sıcağım, soğuğum O… Benim Güneşim O… Ne olursa olsun bu an bile bana sonsuza dek yeter. Ölümüm güneşimden olsun razıyım Sayın Kralım…”

Herkesin hatta Kral ve Prensesin bile gözleri doldu bu sözlere.

– 40 gün 40 gece düğün yapılsın. Kızımı verdim bu gence!, diye haykırdı Kral…

Prenses neşeyle ellerini çırptı. Kral doğru bir seçim yapmıştı. Sevginin güneşini yakalayana kızını vermişti. Prenses ve delikanlı ömürlerinin sonuna dek saadet içinde yaşadılar sarayda… Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…

Sevgi dalgın sular gibidir; gösterişsiz ve o nispette derin… Sevgi gösterişin olduğu yerden hicret eder, çünkü o bazen sevgilide bir bakış, bazen de bir sanatkarın gönlünde ürperiştir. İşte o kadar sade, o kadar yalın…

Yaydan Çıkan Ok Gibi

Bir kadın komşularından birisi hakkında bir dedikoduyu yayıp duruyordu. Birkaç gün içinde bütün köy bu dedikoduyu duydu. Dedikodunun kurbanı derinden yaralandı ve incindi. Dedikoducu kadın daha sonra yaptığından pişman oldu ve çok üzüldü. Hatasını nasıl tamir edebileceğini sormak için bilgiye gitti. ?Pazar git? dedi bilge. ?Bir tavuk al ve onu kestir. Eve dönerken tüylerini yol ve yol boyunca yere at.? Kadın, nasihatın garipliğine şaşırsa da denileni yaptı.

Ertesi gün bilge, bu defa şu tavsiyede bulundu: ?Şimdi git ve dün attığın bütün o tüyleri topla ve bana getir.?

Kadın aynı yolu izledi ama umutsuzluk ve korku içinde gördü ki rüzgar bütün tüyleri uçurup götürmüş. Saatler süren arayışın sonunda elinde sadece birkaç tüyle dönebildi.

?Görüyorsun? dedi yaşlı bilge. ?Onları yere atmak mümkün, ama geri toplamak imkansız. Dedikodu da öyle. Dedikodu yapmak ne kadar kolaysa, dedikoduyla işlediğin hatayı telafi etmen de o kadar zordur.?

23-Kulübem Yanıyor

Birgün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı. Gemiden tek bir kişi sağ kurtuldu. Dalgalar bu adamı küçük ıssız bir adaya kadar sürükledi. Adam ilk günler kendisini kurtarması için Allah?a yakardı ve yardım bulurum umuduyla ufka baktı. Ama ne gelen oldu, ne de giden…

Daha sonra rizgardan, yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklarından bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu, gemiden artakalan konserve, pusula vs. gibi eşyaları bu kulübeye koydu. Günler hep aynı geçiyordu. Balık avlıyor, pişirip yiyor ve ufku gözlüyor, kendisini kurtarması için Allah?a dua ediyordu.

Bir gün tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmıştı. Geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yan-dığını gördü. Duman dansede dansede göğe yükseliyordu. Başına gelebilecek en kötü şeydi bu. Keder ve öfke içinde donakaldı.

?Allah?ım bunu bana nasıl yapabildin?? diye feryat etti. O geceyi üzüntü ve keder içinde geçirdi. O kadar dua ettiği halde Allah?ın bu olayı başına getirmesinden dolayı sitemler etti.

Ertesi sabah erken saatlerde, adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı. Onu kurtarmaya geliyorlardı!

?Benim burada olduğumu nasıl anladınız?? diye sordu bitkin adam, kendisini kurtaranlara.

Cevap onu hem şaşırttı, hem de utandırdı:

?Dumanla verdiğin işareti gördük!?

Doğumdan Sonra Hayat Var mı?

Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri herşeyden habersizdi. Haftalar birbirini izledikçe onlar da geliştiler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başladı. Bu arada, etraflarında olup biteni farket-meye başladılar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları arttı. Birbirlerine hep aynı şeyleri söylüyorlardı:

?Anne karnına düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!?

Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyuldular. Öyle ya, hayatın kaynağı neydi? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıktı. Bu kordon sayesinde hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldükleri tespit ettiler.

?Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan herşeyi gönderiyor.?

Artık aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle ?yolun sonu? na yaklaşıyordu. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edecek-lerinin işaretlerini almaya başladılar.

Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başladılar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sordu:

?Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir?

Öteki daha sakin ve aklı başındaydı. Üstelik bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir alemi arzuluyordu. O cevap verdi:

?Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor.?

Ve ekledi: ?Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.?

?Ama ben gitmek istemiyorum? diye haykırdı kardeşi. ?Hep burada kalmak istiyorum.?

?Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.?

?Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?? diye cevapladı öteki. ?Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya geldi ve sonra da gittiler. Hiçbirisi geri gelmedi ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır, bu herşeyin sonu olacak.? Bütün bunları söyledikten sonra ekledi:

?Hem, belki de anne diye bir şey de yok!?

?Olmak zorunda? diye itiraz etti kardeşi. ?Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki??

?Sen hiç anneni gördün mü?? diye üsteledi öteki. ?O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.?

Böylece, anne rahmindeki son günlerini derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçti.

Sonunda doğum anı geldi çattı. İkizler dünyalarını terkettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açtılar ve sevinçten ağlamaya başladılar. Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeydi.

24-HAN

Günlerden birgün, zamanın ünlü bir bilgesi hükümdarın sarayının kapısına geldi. Muhafızların hiçbirisi saygıları nedeniyle onu durdurmaya çalışmadı. Bilge,, sonunda hükümdarın tahtında oturduğu odaya girdi.

Ziyaretçisini hemen tanıyan kral saygıyla ayağa kalkıp sordu:

?Ne istiyorsun? Sana nasıl yardım edebilirim??

?Bu handa uyuyacak bir yer istiyorum? cevabını verdi bilge.

?Ama burası han değil ki? dedi kral hafif kızgınlıkla, ?benim sarayım.?

?Sorabilir miyim: senden önce bu sarayda kim yaşıyordu??

?Babam. O öldü ama.?

?Ondan önce kim yaşıyordu??

?Büyükbabam. O da öldü.?

?O zaman burası insanların kısa bir süreliğine gelip kaldığı, sonra da terkedip gittiği bir yer demek ki. Neden ona han demeyeyim??

25-HAYIR

Bir zamanlar Afrika?daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.

Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:

?Bunda da bir hayır var!?

Birgün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfek geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu.

Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:

?Bunda da bir hayır var!?

Kral acı ve öfkeyle bağırdı:

?Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?? Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.

Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdü-ler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar.

Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.

Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk pramağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığını arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.

?Haklıymışsın!? dedi. ?Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi.?

?Hayır? diye karşılık verdi arkadaşı. ?Bunda da bir hayır var.?

?Ne diyorsun Allah aşkına?? diye hayretle bağırdı kral. ?Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir??

?Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?? Ve sonrasını düşünsene…

26-KARINCA

Çocukluğundan beri sarp kayalıklara tırmanma özlemiyle yanmış tutuşmuştu. Aslında bu işten son derece korkuyordu, ama sonunda korkusunu yendi ve bir dağcı grubuna katıldı. Kendisi gibi genç kızlarda oluşan bu gruba gerekli eğitim verildikten sonra, dimdik bir kayanın zirvesine ulaşmak için turmanmaya başladılar.

Genç kız, zorlu bir tırmanışın ardından bir çıkıntıda soluklanmak için durdu. O oradayken, yukarıdaki arkadaşının yanlışlıkla elinden kaçırdığı halat genç kızın yüzüne çarptı ve gözündeki lensi yere düşürdü.

Bir kaya oyuğunda, altında yüzlerce metre, üstünde yüzlerce metre, belki bulabilirim ümidiyle lensi aramaya koyuldu. İçini yavaş yavaş kaygı ve tedirginlik kaplamaya başlamıştı. Kendisini hep güvende hissettiği evinden yüzlerce kilometre uzaktaydı. En küçük ihtiyacında imdadına koşan anne babası da yoktu yanında. Ve etrafındaki herşey artık bulanık görünüyordu. Üstelik lens satın alabileceği bir yer de yoktu yakınlarda. Bir taraftan bunları düşünerek, bir taraftan da gözlerine dolan yaşları silerek lensini aradı. Ama bulamadı.

İçinde birden bir ümit doğdu. Lens belki de hala gözündeydi, gözbebeklerinin üstünden kayıp gözünün başka bir yerine gitmiş olabilirdi. Can havliyle zirveye doğru tırmanmaya başladı. Bulanık gördüğünden daha çok el yordamıyla yolunu bulmaya çalışıyordu. Tepeye vardığında bir arkadaşı gözüne baktı. Ne yazık ki, lens orada da değildi. Kız, yanındakilerle birlikte yere oturdu ve diğerlerinin gelmesini bekledi.

Çaresizlik içinde önünde uzanan sıradağlara baktı. O sırada yanıbaşından bir kelebek kanatlarını çırparak geçti. İşte o zaman, Allah?ın en büyük şeyler kadar en küçük şeyleri de görebildiğini, yerlerde ve göklerde hiçbir şeyin onun nazarından kaçamayacağını hatırladı.

İçinden ?Rabbim? diye düşündü, ?Sen bu dev gibi dağları görebildiğin gibi şu mini minnacık kelebeği de görebiliyorsun. Dağların üzerindeki her bir taş ve yapraktan da haberdarsın. Elbette ki, benim lensimin nerede olduğunu da biliyor ve görüyorsun. Lütfen bana yardım et!?

Sonunda, aşağıya inme vakti geldi. Tam son kayadan aşağı doğru iniyorlardı ki, aşağıda yeni bir dağcı grubun yukarıya doğru tırmanmaya hazırlandığını gördüler. Gruptan bir kişi, onlara doğru seslendi:

?Arkadaşlar, aranızdan lens kaybeden oldu mu??

Bulunan lens onun lensiydi!

Hikayenin asıl ilginç tarafı, lensin nasıl bulunduğuydu. Onlara müjdeyi veren genç, bir karıncanın lensi bir kayanın üzerinde ağır ağır taşıdığını farketmişti. Diğer bir deyişle, genç kızın duasını işiten Allah, küçücuk bir karıncaya lensi taşıma emri vermiş ve sonra da başka bir insana bu manzarayı göstererek lensin bulunmasını sağlamıştı.

Lensi kaybedip bulan genç kızın babası bir karikatüristti. Kızı kendisine bu hayret verici hikayeyi anlatınca, baba sırtında lens taşıyan bir karıncanın resmini çizdi. Resimde karınca şöyle diyordu:

?Rabbim, bu şeyi niye taşımamı istediğini bilmiyorum. Yiyebileceğim bir şey olmadığı gibi, çok ağır. Ama madem bunu bana emrediyorsun, bu şeyi Senin için taşıyacağım.?

27-BİR ŞİŞE SÜT

Ruhunun nefes aldığını hissettiği dini sohbetlerden birinden çıkmıştı. Apartmandan çıkar çıkmaz soğuk hava yüzüne çarptı, ama onun zihni hala az önce okudukları bir cümleye takılı kalmıştı: ?Allah insanların duasını işitir ve onlara cevap verir, onlarla konuşur.?

Dalgın bir halde arabasına bindi. Anahtarı kontağa sokmadan önce, soğuğa aldırmadan, birkaç dakika daha bu konuyu düşündü.

?Nasıl??

Bu soru ruhunun gelip zihnini bir bulut gibi kaplıyordu. ?Nasıl?? Onun herşeyi duyabileceğinden zerre kadar şüphesi yoktu, ama yine de dualara nasıl karşılık verdiğini zihni kavrayamıyordu.

Sonunda, cevabı bulmayı zamana bırakmayı düşünüyordu ki, birden içinden bir ses ?Bunu neden bir dua vesilesi yapmıyorsun?? dedi. Sahi ya, onun elinden gelen dua etmekten başka ne olabilirdi? Yüksek sesle rabbine seslendi:

?Allah?ım! Senin her kulunun kalbinden geçen arzulardan bile haberdar olduğunu biliyorum. Benim bu dileğimi de elbette duyuyorsun. Lütfen, duaları nasıl duyduğunu ve onlara nasıl cevap verdiğini bana öğrte!?

Arabayı çalıştırdı ve ruhen rahatlamış bir halde evine gitmek üzere yola koyuldu. Ana caddede ilerlerken, birden garip bir duygu doğdu kalbinde. Bu duygu arabayı durdurup bir kutu süt almasını söylüyordu. Önce kulak asmadı ve arabasını sürmeye devam etti. Ama aynı duygu bu defa daha güçlü bir şekilde benliğini sardı.

Bunun Rabbinden kendisine gönderilmiş bir işaret, bir mesaj olabileceğini düşünerek ?Pekala Rabbim, sütü alacağım? dedi.

Bu, çok da zor bir sınav gibi görünmüyordu zaten. Arabadan inip bir kutu süt alacaktı o kadar. Öyle de yaptı ve yeniden yola koyuldu. Ana caddeden arabasını sürmeye devam ederken, bir ara sokağın ağzından geçiyordu ki, içindeki ses bu defa ona ?O sokağa sap? diye emretti. Önce sokağı geçti, ama duygu kuvvetlenince ?Peki? diyerek geri dönüp o sokağa girdi. Sokaktan ilerledikçe binaların görünümü değişiyor ve iki katlı binalar yerlerini tek katlı derme-çatma barakalara bırakı-yordu. Birkaç ev daha geçtiktensonra, ses durmasını söyledi. Arabayı sağa çekti ve etrafına bakındı. Burası tam anlamıyla bir gecekondu mahallesiydi.

Ve evlerin çoğunun ışığı sönmüştü. Belli ki, sabah erkenden işe gidecek insanlar yataklarına girmişti bile. O bunları düşünürken, yüreğinin sesi bu defa ona şu emri verdi:

?Git ve sütü sokağın karşısındaki yeşil evde yaşayan insanlara ver.?

Genç, eve baktığında onun pencerelerinden de diğerleri gibi ışık gelmediğini gördü. ?Bu anlam-sız bir şey? diye düşündü bir an kendi kendisine. ?Bu evin insanları yataklarında uyuyorlar ve onları uyandırdığım takdirde aptal durumuna düşeceğim.? Ama o ses ?Git ve sütü ver!? dedi yine ona.

Tereddüt etti uzunca zaman. Sonra az önce ettiği duayı hatırladı. Ve bunun Ondan bir işaret olabileceğine kanaat getirdi. Arabasından çıktı. ?İsterlerse bana aptal gözüyle baksınlar. Bu Rabbim-den gelen bir emirse eğer ona uyacağım? dedi kararlılıkla. Sokağın karşısındaki eve gitti ve zili çaldı. İçerden koşuşturmacalar, gürültüler geldi.

?Kimsin? Ne istiyorsun?? dedi içerden bir erkek sesi. Aksanı farklıydı, ama söyledikleri anlaşılabi-liyordu. Genç adam hemen oradan kaçıp uzaklaşmak istedi bir an. Fakat o bunu gerçekleştiremeden kapı açıldı. Fakir görünümlü bir adam açtı. Yüzünden hüzün okunuyordu, ama kapısında bir yaban-cıyı görmekten de fazla hoşnut değil gibiydi.

Genç, ?Buyrun?? diyen ev sahibine sütü uzattı. ?Bunu size getirdim.? Adam sütü aldığı gibi içeri koştu. Daha sonra koridorun öteki ucundaki odadan çıkan bir kadın mutfağa doğru seğirtti hızla. Onu izleyen adamın kucağında ise bir bebek vardı. Ağlayan bir bebek.

Evdeki adamın gözlerinden sicim halinde gözyaşları dökülüyordu. Yarı ağlayarak yarı konuşarak şunları söyledi: ?Şehre geleli iki ay oluyor. Hala iş bulamadım. Dostun ahbabın yardımlarıyla bugüne kadar geldik. Ama bugün bebeğimize süt alacak paramız yoktu. Sürekli dua ediyordum Allah?a, bize süt göndermesi için.?

Mutfaktan kadının sesi geldi bu sırada. Onun söylediklerini anlayamadı, çünkü başka bir dil konuşuyordu. Kocası onun sözlerini gence çevirdi:

?Rabbimden bize bir meleğiyle süt göndermesini istiyordum. Sen bir melek misin yoksa??

Genç adam cüzdanındaki bütün parayı çıkarıp zorla adamın eline tutuşturdu. Ve adama bundan sonra onun için hep dua edeceğini ve bir iş bulabilmesi için elinden geldiğince yardımcı olacağını söyledi.

Kelimeler boğazında düğümlenince, döndü ve arabasına bindi. Bu defa onun gözlerinden yaşlar dökülüyordu…

Artık Allah?ın kullarının dualarını nasıl duyduğunu, onlara nasıl cevap verdiğini daha iyi anlamıştı!

28-Kucuk bir cocuk okyanus kiyisinda babasiyla birlikte yuruyordu. Birden babasina dondu ve “Babacim biraz deniz kiyisinda oynayabilir miyim “diye sordu Babasi “Peki oglum , ama lutfen yanimdan cok fazla uzaga gitme ” diye cevap verdi.Kucuk cocuk babasina soz verdi ama babasi arkasini doner donmez hemen birkac adim daha fazla atti Artik okyanusun dalgalarinin onun kucuk ayak parmaklarini yaliyordu. Bu cocugun cok hosuna gitti ve bu dalga kopuklerinin biraz daha icine yurursem babam nereden bilecek ki” diye gecirdi icinden.Babasi o anda panikledi ve “Oglum dikkat et , ne soz vermistin bana az once “diye bagirdi Fakat cocuk sevinc icinde oynamasina devam ediyordu.”Hayir baba , burasi cok eglenceli , su anda sana ihtiyacim yok” diye yanit verdi.Babasi bu durumda sessiz kalmaya karar verdi. Insanin bazen ogrenmek icin derslere ihtiyaci vardi.Fakat o anda cocuk dalgalarin daha da icine dogru gitmeye basladi , dalgalar artik beline kadar gelmisti. Baba yuregi buna daha fazla dayanamadi tekrar seslendi.”Oglum cabuk buraya don, gidiyoruz artik “”Daha degil ” diye yanit verdi oglu ” Burada cok egleniyorum”Adam oglunu disari cikmaya ikna edemeyince birkac adim atip sahilde yurumeye basladi.Boylece geride kalacagini anlayan oglunun disariya cikip kendisini izlemesini saglayacakti Tam o sirada cok buyuk bir dalga cocugun uzerine dogru geldi ve cocuk bogazina kadar sularla kaplandi , Denizin icinden cikamiyordu . Kopuren deniz , cocugun dengesini bozmus adeta cocugu yutmaya hazirlaniyordu .Cocuk sulardan baska hic bir sey goremiyordu.Biryandan dalgalardan ve boyunu asan sulardan kurtulmaya calisirken aci dolu birsesle cigliklar atiyordu.” Babacigim yardimina ihtiyacim var “Iste tam o anda sicak bir kol ona dogru uzandi ve azgin dalgalarin arasindan cocugu kurtardi.Cocugun gozleri yasla dolmustu.”Babacigim bir an beni terkettin sandim”Adam gulumsedi. ” Seni asla terkedemiyecek kadar cok seviyorum oglum ” dedi “Sadece beni cagirmani bekliyordum””Gercek sevgi , en zor durumda bile oldugumuz an , hemen yanibasimizda hissettigimiz nefestir.”

Bebeğimi görebilir miyim” dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu…

Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.

Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüsü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu… Bu onun yasadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak “Büyük bir çocuk bana ucube dedi…” Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da basarili bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona “Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu, ancak ayni zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.

Delikanlının babası, aile doktoru ile o?olunun sorunu ile ilgili görüştü; “Hiçbir şey yapılamaz mi” diye sordu. Doktor “Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir” dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası “Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır” dedi.

Operasyon çok basarili geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük basarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu: “Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım…”

Bir şey yapabileceğini sanmıyorum” dedi babası, “fakat anlaşma kesin, su anda öğrenemezsin, henüz değil…”

Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi… Hayatinin en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi basında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin basına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu. “Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu” diye fısıldadı babası “..ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?”

Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir!

Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asil görünmeyen yerdedir… Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!

Uzun yillar once Cinde Li-Li adli bir kiz evlenir ve ayni evde kocasi ve kaynanasi ile birlikte yasamaya baslar. Lakin kisa bir sure sonra kayinvaldesi ile gecinilmenin cok zor oldugunu anlar.Ikisininde kisiligi tamamen farklidir buda onlarin sik sik kavga edip tartismalarina yol acar. Bu cin geleneklerine gore hos bir davranis degildir ve cevrenin oldukca tepkisini alir.

Birkac ay sonra bitmez tukenmez gelin kaynana kavgalarindan ev onun ve annesi ile karisi arasinda kalan esi icinde cehennem haline gelmistir.

Artik birseyler yapmak gerektigine inanan genckiz dogru babasinin eski bir arkadasi olan baharatciya kosar ve derdini anlatir.

Yasli adam ona bitkilerden yaptigi bir ekstre hazirlar ve bunu 3 ay boyunca hergun azar azar kaynanasi icin yaptigi yemeklerin icine koymasini soyler. Zehir az az verilecek , boylece onu gelininin oldurdugu belli olmayacaktir. Yasli adam genc kiza kimsenin ve esinin suphelenmemesi icin kaynanasina cok iyi davranmasini ona en guzel yemekleri yapmasini soyler.

Sevinc icinde eve donen Li-Li yasli adamin dediklerini aynen uygular . Hergun en guzel yemekleri yapiyor.

Kaynanasinin tabagina azar azar zehiri damlatiyordu.Kimseler suphelenmesin diyede ona cok iyi davraniyordu. Bir sure sonra kayinvaldeside cok degismisti ve ona kendi kizi gibi davraniyordu. Evde artik baris ruzgarlari esiyordu. Genc kiz kendisini agir bir yuk altinda hissetti Yaptiklarindan pisman bir vaziyette baharatci dukkaninin yolunu tuttu ve yasli adama su ana kadar kaynanasina verdigi zehirleri onun kanindan temizleyecek bir iksir icin yalvardi, Yasli kadinin olmesini artik istemiyordu.

Yasli adam yasli gozlerle karsisinda konusup duran Li-Li ye bakti ve kahkahalarla gulmeye basladi ” Sevgili Li-Li dedi , sana verdiklerim sadece vitamin lerdi. Olsa olsa kayinvaldeni sadece daha da guclendirdin hepsi bundan ibaret. Gercek zehir ise senin beyninde olandi. Sen ona iyi davrandikca oda dagildi ve yerini sevgiye birakti boylece siz gercek bir ana kiz oldunuz ” dedi Kissadan Hisse:

Eski bir Cin atasozu soyle der ; Gul veren elde gul kokusu kalir.

Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandir.

29-Erkek kardeslerin ikiside babalarindan kalma çiftlikte çalisirlardi.Kardeslerden biri evliydi ve çok çocugu vardi. Digeri ise bekardi. Her günün sonunda iki erkek kardes ürünlerini ve kârlarini esit olarak bölüsürlerdi. Günün birinde bekar kardes kendi kendine : “Ürünümüzü ve kârimizi esit olarak bölüsmemiz hiç de hakça degil” dedi, “Ben yalnizim ve pek fazla gereksinimim yok.” Böylelikle, her gece evinden çikip, bir çuval tahili gizlice erkek kardesinin evindeki tahil deposuna götürmeye basladi. Bu arada evli olan kardes, kendi kendine : * “Ürünümüzü ve kârimizi esit olarak bölüsmemiz hiç de hakça degil, üstelik ben evliyim, bir esim ve çocuklarim var ve yaslandigim zaman onlar bana bakabilirler. Oysa kardesimin kimsesi yok, yaslandigi zaman hiç kimsesi yok bakacak” diyordu.Böylece evli olan kardes her gece evinden çikip,bir çuval tahili gizlice erkek kardesinin tahil deposuna götürmeye basladi. Iki erkek de yillarca ne olup bittigini bir türlü anlayamadilar, çünkü her ikisininde deposundaki tahilin miktari degismiyordu. Sonra, bir gece iki kardes gizlice birbirlerinin deposuna tahil tasirken çarpisiverdiler. O anda olan biteni anladilar.Çuvallarini yere birakip birbirlerini kucakladilar. Hayattaki en yüce mutluluk, sevildigimize inanmaktir.

30-Adam 3 yaşındaki kızını ,gayet pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı .Küçük kız,koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı .

Yılbaşı sabahı küçük kızı ,paketi getirip “Bu senin babacığım”

dediğinde üzüldü .Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızına .Bir gece evvel yaptığından utandı…

Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi .Kutunun içi boştu .

Kızına gene bağırdı :

“Birisine hediye verdiğinde kutunun içinde birşey olması lazım .Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?”

Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı .”O kutu boş değil ki baba “dedi.”içini öpücüklerimle doldurmuştum!”

Adam öyle fena oldu ki…Koştu …Kızına sarıldı …Beraberce ağladılar. Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının başucunda sakladı .

Ne zaman keyfi kaçsa ,ne zaman morali bozulsa ,ne zaman kendini kötü hissetse ,kutuya koşar,içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerden birini çıkarırdı .

31-Küçük bir erkek çocuk, annesine sordu: “Niçin ağlıyorsun?”

“Çünkü ben kadınım.” Diye cevapladı annesi.

“Anlamadım!” dedi çocuk. Annesi, çocuğu kucaklayıp

“Hiç bir zaman anlayamayacaksın!” dedi.

Babasına “Baba, annem niçin ağlıyor?” diye sordu.

Babanın cevabı: “Bütün kadınlar

sebepsiz ağlayabilen yapıdadır” oldu.

Küçük çocuk büyüdü, yetişkin adam oldu, halâ

kadınların niçin ağladıklarını keşfedemedi.

Nihayet öldükten sonra cennete gittiğinde Allah’a sordu.

“Allahım!” dedi: “Kadınlar

niçin bu kadar kolay ağlayabiliyorlar?”

Allah:”Ben kadınları özel yarattım! Tüm yaşamın

ağırlığını taşıyabilecek kuvvette olmasına rağmen

başkalarına teselli verecek kadar yumuşak omuzlar,

doğumun acısına olduğu kadar doğurdukları evlatlarının

nankörlüğüne dayanabilecek iç kuvvetini verdim.

Başkalarının kuvvetinin kalmadığında;

devam edecek azmi,

ailesinin hastalığında; yorgunluğa

pabuç bıraktırmayacak kudreti verdim.

Her türlü şart altında,

hatta kendilerini çok kötü incitseler de,

çocuklarını sevmek duygusallığını verdim.

Bu duygusallık her yaştaki çocuklarının

yaralarını sarmalarına, sorunlarını dinleyip

paylaşmalarına yardım ediyor.

Kocalarını tüm kusurlarıyla sevmek kuvvetini verdim.

Onlara iyi bir kocanın eşini asla incitmeyeceğini fakat

bazen destek ve kuvvetini deneyecek davranışlarda

bulunacağını anlayacak duyarlı bir zeka verdim.

Tek zayıflık olarak kadınlara bir gözyaşı verdim…

Tamamen kendilerinin sahip oldukları,

ihtiyaçları olduğunda kullanmak üzere.

İnsanlık için bir gözyaşı…” diye cevapladı…

Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu,

ne de kendini ne şekilde taşıdığıdır.

Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi,

fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiye

değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır.

32-UMUDUN RUYASI

Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme sürecine dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de etkisiyle kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa. Umutsuzluğu ortadan kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini evrene saçar. Yüksek dağlardan süzülerek gelen cemre damlaları gibi, mehtabın ışınlarıyla çocuklara sevgiyi, sevinci, coşkuyu, muştuyu getirir. Çocuklar her sabah yeni bir müjdenin aydınlığına açar gözlerini. Çocuklar için her yeni gün vazgeçilmez bir muştu taşır. muştusuz yaşayamaz çocuklar. Çünkü, muştu demek umut demektir, umudun diğer adı da muştudur. Umut en umutsuz gecelerde bile öten bir kuştur. Umut vazgeçilmez gıdadır, yaşam için gerekli olan havadır sudur belki ama çocuk yüreği için elzem olan, umuttur. Muştudur, yarınlara çekilen özlemdir. Umutsuz kalmak karanlıkta kalmak demektir, dayanılmaz zifiri bir hayatı yaşamaya benzer.

Kimsesiz bir çocuk, sokak ortasında, sıcak bir somuna uzanır gibi, umuda, bir yudum sevgiye, şefkate uzanır. Ama bulamaz ürkektir, tedirgindir, çünkü kimbilir kaçıncı kez tekmelenmiştir o körpe yüreği, bir sevgi yerine kaç kez azarlanmayı, ihaneti görmüştür. Çünkü yılanlar, çıyanlar sarmıştır dört tarafını. Hayat ne dedesinin anlattığı kadar güzel, ne de insanlar düşündüğü kadar iyiydi.

Suçlu kendisi mi? kaderi mi? tanrısı mı? onu doğuran mı? bilemez. Çocuk aklı ermez bunları yanıtlamaya. Ama insanlara duyduğu güveni sarsılmıştır. Oysa dedesinden hep insanı, emeği, dostluğu, iyiliği, merhameti, doğruluğu, dürüstlüğü, temizliği, ahlakı ve adil olmayı öğrenmişti. Dedesinden öğrendikleriyle yaşamın gerçekleri biribirine zıt düşüyordu. Ve asıl gerçek olan çok katı ve acımasızdı. Kapı kapı iş aramış ama kimse yardım etmemişti. Dünya da yapayalnız kaldığını hissediyordu. Hepsi de biribirinden beterdi insanların, kimse kimseye acımıyordu, bölüşmüyordu yasını, güveni kalmamıştı kimselere. Sığınacağı bir yuva, elini uzatacak bir dost, ona insan gibi davranacak bir aile bulmaktan ümidini kesmişti. Ölmek istiyordu ama geçrekte yaşıyordu ve kimsesizdi. Umudun durumuna en çok öğretmeni üzülmüştü, isyanını ve üzüntüsünü şu sözlerle belirtiyordu.

??Bir ülke eğer yetimlerini hakça ve eşitçe kucaklamıyorsa, onlara analık babalık edemiyorsa, umutların umutlarını karartıyorsa, efendi olacakları köleleştiriyorsa yere batsın. Kalem ve hokkaya and içerek salt cebini düşünüp vicdanının sesini duymayanlara lanet olsun??.

Dünyada kimsesiz yapayalnız kalmış, herşeyi yıkılmıştı. Dedesinin yanındaki güven, neşe ve sevgi dolu yılları bir yaz yağmuru gibi gelip geçivermişti. Yinede zeki bir çocuk olarak hayallere sığınarak kimsesizliğine tahammül etmeye, yaşamın acı gerçeklerine karşı durmaya, dayanmaya, direnmeye çabalıyordu. Hayaller yalancıdır belki, ama kimsesiz bir çocuk ancak soluğunda bir tutam fesleğene eklediği an?larla yaşayabilir. Çünkü durduğu yerde yaşayan tek canlı türüdür fesleğen. Adı Umut?tu temiz, masum, olağanüstü duygulu ve çok güzel bir çocuktu. Gözleri pırıl pırıl zekice ışıldardı. Sevimli tatlı sözleri, güzel gözleri vardı. Mutluydu çünkü umutluydu. Yarınlara umutla bakıyordu. Her akşam sevgiyle döndüğü bir evi, çok sevdiği annesi babası vardı. Sevgiyle okşadığı kuzuları vardı.

Henüz ilkokul ikinci sınıfta iken Babasını bir trafik kazasında kaybedince annesi de geçim zorluğuna dayanamayarak evlenip gitmişti. Evlendiği adam Umud?u istemeyince Umut da İstanbul?da bir gecekonduda oturan dedesinin yanına gelip sığınmıştı. Umut dedesinin umudu, yaşama sevinci, dayanağı olmuştu. Dedesi de umut için her şeydi. Anne – baba dost, kardeş, arkadaş. Hayatta tutunacak tek dalıydı.

Dedesinin ölümü üzerine hayatta yapayalnız kalmıştı. Gülen gözleri hüzünle dolmuş, tatlı sözleri acıya dönmüş, yüzü asılmış, neşesini, yaşama sevincini tümden yitirmişti. Hayatında tek sevdiği sığındığı, canını istese vereceği, varlığıyla teselli bulduğu, hayatta tek dayanağı, umudu dedesi de onu bu dünyada yalnız başına bırakıp gitmişti.

Henüz daha babasının acısını taze bir yara gibi yüreğinde taşırken, arkasından ikinci büyük darbe de dedesinin ölümüyle gelmişti. Hem de yıllar sonra. Yıkık gönlünün tek tesellisi umudunun, sevgisinin tek odağı, gözünün bebeği dedesi amansız bir hastalığa yenik düşmüştü. Oysa Erzincan?dan İstanbul?a ne ümitlerle, ne hayallerle gelmişti ancak hayatın kötü oyunu burada da peşini bırakmamıştı?

Bundan sonra ne yapacaktı Umut, kime nazını edecekti, üşüdüğünde kimin kucağına sığınacaktı, dedeciğim diye kime sarılacaktı. Oysa bir çocuk kimsesiz ve sevgisiz kalmışsa, nefessiz kalmıştır. Bilinki boğulmaktatır. Ve kimsesizlik ateşi yüreğini yakıp kavururken, kanamaktadır. Her yerde bir serinlenme güveneceği bir insan kokusu aramaktadır, şifa ummaktadır; ama kaderin kovaladığı insanın ocağı tütmez. Başını sokacağı, yüreğini ısıtacağı bir yeri olmaz. Bazen kendini öylesine çaresiz hissediyordu ki omzuna yaslanıp sıcaklığını duyacağı, bazen de rahatlayıncaya kadar sarılıp gözyaşı dökebileceği bir insan arıyordu?

Her işe çıkışta ya da okula gidip gelişte, içten içe bağ kurduğu ve dedesininde cok sevdiği asırlık çınarın altında nefeslenir dinlenir, sonra yoluna devam ederdi. İçi burkulunca iyice mahsunlaşır, bir yolunu bulur çınarına koşar, gökyüzüne uzanan nasır gövdeli iri yapraklı çınarla konuşur dostluğuna sığınırdı. Hafif esen rüzgarın salladığı yaprak sesleri arasından kulağına çıngırak sesleri gelirdi. Bu ses alır götürürdü onu köyünün bahçelerine, kırlarına, sularına, hayvanlarla olan dostluğuna?

Bahar gelmişti her yer yeşillikler içindeydi, daha öncede dedesiyle geldiği bu yerlere acıyla bakıyordu. Uzaklarda deniz köpük köpük dalgalanıyordu. Ağaçların dalları ve yaprakları çimenler üzerinde koyu gölgeler oluşturuyordu. Ufukları seyrederken dedesini düşünüyordu, yoksul dedesini, inanmak istemiyordu kendisini yapayalnız koyup gittiğine. Küme küme olup kızıllığa bürünen bulutların üzerinde güneş ağlıyor gibiydi.

Bir taşın üstüne oturup yoldan gelip geçenleri seyre koyuldu. ??bütün çocuklar evine dönüyordu?? diye düşündü, sıcak bir yuvanın özlemi vardı gözlerinde, içinde anne, baba, dede kardeş kokusu bulunan. Dipsiz bir kuyu gibi gitikçe derinleşen yalnızlık duygusu ve kimsesizlik korkusu o çocuk yüreğinde onarılmaz yaralar açıyordu.

Her akşam buğulu çocuk gözlerine binbir acı dolar, kimsesiz gecekondusunda yorganı başına çeker, dedesinin elbiselerine sarılıp, gece boyu korkuyla ürpererek gözlerindeki yaşlarla öylece uykuya dalmaya çalışırdı. Çoğu geceleri zaten kabusla geçiyordu. Oysa güzel rüyalarla uyanmalıydı bir çocuk, apaydın sabahlara. Bir yağmur altında ıslanan tohumların renk renk filizlerinde yaşamalydı, dolu dizgin umutlar fışkımalıydı tomurlarından. Koklandıkça açıveren. Açıverdikçe etrafına neşe ve sevgi saçan. Acaba diyordu peşinden koştukça kaçırdığı, kovaladıkca ardından yetişemediği, sıcak bir sevgiye hasret, tek başına dünyayı omuzunda taşımak zorunda kalmış kendisi gibi kaç çaresiz çocuk vardı dünyada. Korumasız yalnız.

Dedesinin ölürken kendisine bıraktığı paraya dokunmak gelmiyordu içinden, çünkü onunla dedesine yakışan bir mezar yaptırmayı düşünüyordu.

Her sabah erkenden kalkar fırına koşar, fırıncıdan aldığı simitleri sokak sokak dolaşıp satarak, sonrada okulunun yolunu tutardı. Okul dönüşü de bazen manavdan aldığı limon ya da portakalları satar, bazen de küçük bir aşevinin mutfağında bulaşık yıkayıp kazandığı üç beş kuruşla geçimini sağlamaya çalışırdı. Bütün hayali; çalışıp okuyup, başarmak, güçlü bir insan olmak ve annesini o insafsız üvey babasının elinden kurtarmaktı? Ama kimsesiz, küçük yavru bir kuş gibiydi umut, konacak dal arıyordu, oysa konacağı her dalın altında bir avcı beklemekteydi.

Umut hastaydı ve üç gündü ateşler içindeydi, yatağında kalkamıyordu. Aç yatıyor ve kımıldayacak gücü kalmamıştı.dışarda insanların konuşmaları ve çocuk sesleri geliyordu, ancak kendisi evinde yapayalnızdı.

Yavaş yavaş anlamaya başlamıştı yaşadığı yüzyılın acımasızlığını ve ne zaman yalnız kalsa ağlamaya başlardı hemen, yüreğini yakan acısıyla. Her akşam iki gözü iki çeşmeydi zaten, dokunulmayı unuttuğundan beri.

Vakit buldukça dedesinin mezarına topladığı kır çiçeklerini götürüp bırakırdı umut. O gün de topladığı çicekleri mezarının üstüne bıraktıktan sonra, çömeldi ellerini açıp dua etmeye başladı. Dua ederken, gözlerinin önünden dedesinin hayali bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Bütün sevgisiyle, içtenliğiyle, şefkatiyle capcanlıydı dedesi.

Neredeyse gerçekmiş gibi duruyordu karşısında. Kimseye anlatamadığı acısını, yalnızlığını, kimsesizliğini dedesine anlatmaya çalışıyordu. Zaten öldüğüne bir türlü inanmak istemiyordu, her an çıkıp gelecekmiş gibi hissediyordu. Yaşananın kötü bir şaka, dedesinin o sevimli muzipliği ile çıkıp gelmesini ne kadar dilemişti. Yanında ölmüş olmasına rağmen, dedesinin öldüğüne bir türlü inanmıyordu. Beklenmedik bir anda çıkıp gelmesini bekliyordu. Fakat şu toprak altında yatıyordu dedesi. Gerçek buydu, zaten gerçek ile hayal arasında geçip gidiyordu günleri.

Umut dedesine çok alışmış, kimsesizliğini onunla tatmıştı. Şimdi yavrusuz bir koyun, anasız bir kuzu gibi kimsesizdi. Umut eşilen bir çukura bir insanın nasıl atıldığını, bir tohum yada fide eker gibi oraya nasıl ekilip, üstünün toprakla örtüldüğünü rüya görür gibi seyretmişti. Herkes gibi o da dönmüştü. Son bir defa başını kaldırıp üstündeki servilere bakmıştı. Orada artık dedeside yapayalnız ve kimsesizdi.

Öğle güneşi selvi ağaclarının arasında sızıp dedesinin mezarına vuruyordu. Rüzgar mezarın üstündeki çiçekleri sağa sola devirirken, bir uğultu ağaçların yapraklarından ıslık sesleri çıkararak ortalığı çınlatıyordu. rüzgarın sesine, kuşların cıvıltıları renk renk kelebeklerin uçuşları da katılmıştı.

Gün sanki onun üşüdüğü için ısınmıştı ama eksik olan bir şeyler vardı hayatında. Gözlerini kapatıp hayallere daldı. Güzel şeydi hayal!. Hayata tad veriyor, avutuyordu.. Ama, onun ardındaki acı gerçek ortaya çıkınca daha bir başka yıkılıyordu insan. Uyumak istedi, dedesinin mezarına sarılıp.tam uykuya dalacaktıki gökyüzünde yol alan göçmen bir kuş sürüsü gördü. O an kendisi de bir yavru kuş olup uçmak istedi, yorgundu,

uyku gözlerinde akıyordu. İçinde bulunduğu büyülü dünyanın, çiçeklerin, uçuşan kelebeklerin o eşsiz havasının renkleri karşılıyordu gözlerini. Kesin emin değildi güneşin sarı olduğunada. Sadece varsayımlar üretiyordu hayata dair. Bazen korkuları hayallere dalmasına engel oluyordu ama mahmurlaşan gözleri ağır bir film çekimi gibi birden derin uykulara dalıverdi. Ve o da rüyasında mavi küçük yavru bir kuş olup uçuverdi hayallerine doğru, binbir yeni umutla. Artık başlamıştı yolculuğa. Sevgiye, şefkate, özgürlüğe uçmak arzusuyla?

Şimdi meydan okumalıydı korkulara kimsesizliğe. Teslim olmamalıydı umutsuzluğa. Büyümeliydi. Yüreğinde özenle biriktirtiği ve sakladığı hüznüyle, kederiyle devam etmeliydi hayata. Gerekirse dişe diş didinerek. Gece tüm yolları örmüştü, buna rağmen uçmalıydı korkmamalıydı, kanatlarını çırparak giz dolu ufuklara süzülmenin ve uçmayı öğrenmenin tam zamanıydı. İleri atıldı küçük yavru kuş, üzülmeye fırsat bulamadan yeryüzünden ayrılışına.

Ve uçtu hayallerine doğru binbir yeni umutla, gözyaşları döküldü çiçeklerin taçyapraklarının üstüne, billur damlaları gibi parıldıyordu gözyaşları. Uçmak güzeldi ama yine de garip üzüntüsünü atamamıştı üzerinden. Geri dönse miydi acaba, kendisine küs çiçeklere ? merhaba? dese miydi? Ama hayır geride kalanlar geride bırakılmalıydı, ileriye doğru uçmalıydı, çektiği bu korkunç acılardan sıyrılmalıydı bir daha yeryüzüne dönmemek pahasına da olsa.

Yükseldi küçük yavru kuş, kurtuldu derin üzüntülerin dipsiz kuyusundan ve yol aldı ufuktaki hedefine doğru, durmadan dinlenmeden, bir kuğu sürüsüyle beraber. Gökyüzünde bakınca denizin mavisini görüyordu artık aşağılarda. Ama kendisi sürünün en gerisinde gidiyordu? gücü tükendi tükenecekti. Ama pes etmiyordu, göğün kızıllığını görüyordu, bir iç çekti yavru kuş, boynunu büktü, çünkü burda da yalnız kalmışlığın acısını his ediyordu. Yinede kanat çırpa çırpa yükselmeye başlamıştı. Gitgide yükseliyor, yükseliyor yükseliyordu. Gece oluncaya dek kanat çırptı. Kanatlarını çırpıyordu hala, ama yol alamıyordu artık. İndirdi kanatlarını sonunda, aşağıya doğru süzülmeye başladı. Karanlık çöktüğünde ise gözüne ilişen ilk ağacın dalına bıraktı kendini. Öyle yorulmuştu ki, yere iner inmez uyandı.

Ne kadar da mutlu olmuştu, rüya olsa bile, bunun hoşnutluğunu tüm benliğiyle hissediyordu ve bu mutluluk hiç bitmesin istiyordu. Rüyasında, güneşe ulaşmayı başarmıştı. Mavi kanatları, minicik ayaklarıyla güneşte gezdiğini gördü. Yinede, rüyada da olsa mutluydu, büyümeyi, öğrenmeyi başarmıştı, gerçek sevincin içindeki hisler olduğunu anlamıştı.

Güneşe baktı Umut, bedeni sımsıcacıktı, bu herhalde yüreğinin sıcaklığıydı. Ama nasıl olurdu? Gördüğü sadece bir rüyaydı. Hala uçuyordu sanki, inanmadı, inanmak istemedi umut, tam düşünceleri değişiyordu ki, başına konan kelebekleri gördü. Müthiş acıktığını hisseti, kalktı acelesi olmayan adımlarla hayaller kurarak evine doğru yürümeye koyuldu, hiç bir şey düşünmeyecek kadar yorgundu. Trafik ışıklarına varmadan boş bulduğu bir anda koşarak caddenin karşı tarafına geçmeye çalıştı.

Tam o anda yolda hızla geçen bir arabanın acı fren sesi sarstı ortalığı. Bir an gözlerini açtı umut. Göğün kararmakta olduğunu gördü. Boynunu geriye uzattı gözlerini yumdu tekrar. Hiç bir yanını oynatmıyordu. Şimdi güneş de, ay da, yıldızlar da daha solgundu.

Uçmaya devam ediyordu küçük yavru kuş. Yol arkadaşları gitgide uzaklaşıyordu. Yetişemiyordu. Kanatlarından vurmuştu avcılar?

Uçamayacaktı bir daha, kanatları güneşe değmeyecekti. Ama yine de geçip gidiyordu işte, ince bir nakıştan, kanatları mavi bir ışıktan. Acının, yalnızlığın, kederin uzağından. İçindeki uzaklığı ve zamanı yenerek, sonsuzluğa uzanarak hep aynı yerde buluşacaktı sevdikleriyle?

Şimdi hep yükseklerde uçacaktı umut, kanatları yorgun ve yaralı da olsa. Beyaz beyaz bulutlara dökerek içini. Uçacaktı sonsuzluğa doğru?

Sahi kaç yaşındaydı umut

Gökyüzü kaç yaşında

Toprak kaç yaşında

Özlemi kaç yaşında

Ya gözlerindeki parıltılar

Yüreğindeki çırpınışlar

Sahi umut kaç yaşındaydı

Yaşam kaç yaşındaydı

Ölüm kaç yaşında

33-ZOR ZAMANDA YAPILAN YARDIM

İran-Irak Savaşında kaybettiği kocasının biriktirmiş olduğu imkanları da çoktan tüketmiş, birgün aç, bir gün tok yaşar hale gelmişlerdi. Kendi neyse de geride kalan ü çocuk yokluk bilmiyor, acıkınca feryadı basıyorlardı.

Kerkük?ün sokaklarında ise sefalet kol geziyordu. Kim kime yardım edecek, destek olacaktı?

Bir yanı yıkılmaya yüz tutmuş evceğizinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin durduğunu, içinden bir yolcunun da indiğini görmüştü. Demek ki taksi şoföründe az çok para olacaktı. Çünkü müşteri indirmişti. Bütün cesaretini ve ümidini toplayarak yola koştu. Yaklaşıp direksiyonun başında arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre seslendi:

-Sakın beni dilenci falan zannetmeyin. Üç çocuğumla üç gündür aç beklemekteyim. Bu gidişle namusumun lekelenmesinden korkmaya başladım. Allah rızası için yardımda bulunun. Ben açlıktan ölmeye razıyım. Fakat çocuklarımın çığlıklarına tahammül edemiyorum.

Beklenmedik bir anda gelen bu Allah rızası için yardım talebi zaten kıt kanaat geçinen şoförü şaşırtmıştı. Düşünmeye başladı.

Cebinde bir miktar parası vardı var olmasına. Ancak bu parayı aylardır biriktiriyordu. Çünkü taksisinin dört lastiği de eskimişti. Onları değiştirmek için çırpınıyordu. Zaten akşamları eve gelince hanım da devamlı ikaz etmekten geri kalmıyordu.

– Ne zaman değiştireceksin bu lastikleri? Birazcık geç kalsan aklıma kötü şeyler geliyor. Acaba bir kaza mı yaptı kabak lastiklerle? Diye korku içinde bekliyorum.

O an için nefsi ve şeytanı birlik olup vesvese vermeye başladılar.: -Sen zaten zor geçinen kimsesin. Yardım edecek durumda değilsin. Bas gaza git yoluna. Fakat imanı ve vicdanı da sesleniyorlardı:

-Para dediğin şey böyle gün için lazım olur. Belli olmaz. Allah?ın rızasınn nerede olduğu. Biriktirdiğin parayı bu muhtaç hanıma vermelisin. Tam yeridir.

Nihayet nefsini ve şeytanını yenmiş, cebindeki parayı tümüyle uzatarak:

-Al bacım, sen namusunla yaşa. Bu para bir müddet idare eder. Sonrasına da Allah başka sebepler yaratır demiş, minnet etmemek için de hemen gaza basıp oradan uzaklaşırken, kadının:

-Sen benim ihtiyacımı karşıladın, Allah da senin ihtiyacını karşılasın. Duasını duymuş, gün boyunca kulaklarında çınlayan bu duaya hep amin deyip durmuştu. Akşam eve gelince beklediği soruya yine muhatap oldu:

-Hala değiştirmemişsin arabanın lastiklerini?

Adam hiçbirşey hissettirmeden:

-Bir lastikçiyle anlaştım. Yeni lastikler gelince hemen değiştirecek… diyerek geçiştirdi.

Bu geçiştirme işi birkaç gün devam ettiği için bir akşam yine eve gelirken iyice sıkılmış, du defa ne diyeceğim diye düşünürken hiç beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı.

Hanım bu defa kendisine adres yazılı bir kağıt uzatmış, sonra da şöyle demişti:

-Bugün lastikçi geldi, şu adresi verdi. Yarın bana gelsin lastiklerini değiştireceğim, deyip gitti. Al bu adresi dedi.

Belli etmemişse de bunun izahını yapamamıştı. Çünkü böyle bir lastikçi ile konuşmamıştı. Merakla sabahı bekledi. İlk işi kağıttaki adrese gitmek oldu. Garipliğe bakın ki tamirciyi hayatında hiç görmemiş, buraya hiç gelmemişti. Elindeki kağıdı uzatınca bir şaşkınlık iki tarafta da yaşandı. Adam:

-Sen o musun, deyip boynuna sarıldı, başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Sonra da şöyle devam etti:

-Tam üç gündür Resulullah Aleyhisselam rüyama giriyor ve bana ?şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, ücret olarak da benim şefaatime nail ol? buyuruyor. Allah için söyle. Sen ne türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki, Resulullah Aleyhisselam üç gündür beni ikaz ediyor, senin lastiğini değiştirmem için beni vazifelendiriyor?

34-Güzellik ve çirkinlik bir gün yolda karşılaşmışlar. Çirkinlik güzelliğe:

-Gel birlikte denize girelim demiş. Kendi kafasında bin bir kötülük düşünerek bu teklifte bulunmuş tabi.

Aklından kötülük geçmeyen güzellik bu teklife evet demiş ve birlikte

harika bir kumsalın olduğu bir yerde denize girerek yüzmeye

başlamışlar.

Bir süre yüzdükten sonra çirkinlik ben yoruldum biraz dinleneyim diyerek

sahile varmış.

Bakmış ki güzellik hala yüzüyor, güzelliğin elbiselerini giyinerek

kayıplara karışmış.

Bir süre daha yüzen güzellik yorulduğunu anlayıp sahile geldiğinde başına

gelen felaketi anlamış. Çirkinliğin yaptığı sayesinde ortada kalmıştır.

Bir süre düşündükten sonra başka çaresi olmadığını anlayınca çaresiz

çirkinliğin elbiselerini giyinmiş ve öyle yola çıkmış.

O günden beridir çirkinlik güzelliğin şık ve gösterişli elbiseleri içinde

yapabildiği bütün çirkinlikleri yapar

ve yine o günden beri güzellik çirkinliğin çirkin elbiseleri içinde rağbet

görmez bir şekilde dolaşır durur

35-Bir gün çok zengin bir adam oğlunun kırsal kesime götürüp ona insanların ne kadar

fakir olabileceğini göstermek istemişti.

Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gün bir gece geçirdiler. Şehre dönerken baba

oğluna sordu:

-Yolculuğumuzu nasıl buldun?

-Çok güzeldi babacığım! diye cevap verdi oğlu.

-İnsanların ne kadar fakir olabileceğini gördün, değil mi?

-Evet.

-Peki ne öğrendin?

-Şunu gördüm dedi oğlu. Bizim evde bir köpeğimiz, onların dört köpeği var. Bizim

evde bahçenin yarısına kadar gelen bir havuzumuz, onların kilometrelerce uzunluğunda dereleri var. Bizim bahçede ithal lambalarımız, onların yıldızları var. Bizim taraçamız ön bahçeye kadar, onlarınki ise ufka kadar uzanıyor. Ufaklık konuşurken, babası şaşkınlıktan tek kelime bile edemedi.

Ve çocuk ekledi:

-Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için, teşekkür ederim babacığım!

35-Dünyanın yedi harikası

Bir grup öğrenciden Dünyanın Yedi Harikası’nın neler olduğunu düşündüklerine dair bir liste yapmaları istenir. Aralarında Anlaşmazlıklar çıkmasına rağmen aşağıdakiler en fazla oyu alanlardır:

1) Mısır’ın Büyük Piramitleri

2) Taç Mahal (Taj Mahal)

3) Büyük Kanyon (Grand Canyon)

4) Panama Kanaıi

5) Empire State Binası

6) St. Peter Bazilikasi (St. Peter’s Basilica)

7) Çin Seddi (China’s Great Wall)

Öğretmen oyları toplarken, sessizce duran bir kız Örgencisinin henüz kağıdını vermemiş olduğunu fark eder. Sonra örgencisine kendi hazırladığı liste ile ilgili bir problem olup olmadığını sorar. Kız Öğrenci ise

-“Evet, biraz. O kadar çok şey var ki, bir türlü karar veremiyorum” der.

Öğretmen de örgencisine:

-“Peki, söyle bakalım senin Listende neler var, belki biz sana yardımcı olabiliriz” der.

Kız öğrenci önce duraksar ve sonra okumaya baslar:

Bence Dünyanın Yedi Harikası :

1) görmek 2) duymak 3) dokunmak 4) tatmak

5) koklamak 6) gülmek 7) ve sevmek…

Odada sinek uçsa sesi duyulacak şekilde bir sessizlik olur. Basit, sıradan ve normal olarak düşündüğümüz ve gözden kaçırdığımız şeyler gerçekte ne kadar da mükemmeldirler.Samimi bir hatırlatma: Hayattaki en değerli şeyler satın alınamayanlardır!

36-Sen…

Gülmeyi öğrendiğinde ve üzüntünü yenebildiğinde GÜÇLÜSÜN,

Korkularını yenebildiğinde ve başkalarının korkularını yenmesine yardım edebildiğinde CESURSUN,

Bir çiçek gördüğünde ve bu lütuf için teşekkür edebildiğinde MUTLUSUN,

Acılarını görmezden gelip başkalarının acısını hissedebildiğinde AŞIKSIN,

Aklının sınırlarının farkında olabildiğinde AKILLISIN(BİLGESİN),

Aptallığını itiraf edebildiğinde SAMİMİSİN(İÇTENSİN),

Ümit ettiklerinin anlamının hatalarının anlamından daha çok olduğunda YAŞIYORSUN,

Varlığının ve var olmaya devam edeceğini bildiğin sürece GELİŞİYORSUN,

Kendini kontrol edebildiğinde ve diğerlerini kontrol etmek istemediğinde ÖZGÜRSÜN,

Saygınlığını diğerlerine duyduğun saygıda bulduğunda SAYGINSIN,

Almak kadar vermenin de hoşuna gittiğinde CÖMERTSİN,

Tevazunun anlamı üzerinde düşünmediğinde ALÇAKGÖNÜLLÜSÜN,

Beni ben olarak gördüğünde ve bana kendine davrandığın gibi davrandığında DÜŞÜNCELİSİN,

Diğerlerinin hatalarını unuttuğunda ve kendini eleştirebildiğinde MERHAMETLİSİN,

Sana bir aynanın bunu söylemesine ihtiyacın olmadığında GÜZELSİN,

Sahip olduklarından çok daha fazlasına ihtiyacın olmadığında ZENGİNSİN,

Ve, sensizliğinle birlikte huzurlu olabildiğinde SEN…

SENSİN…

37-Sultan Murad Han o gün bir hoş”tur. Telaşeli görünür.

Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer.

Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.

Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

– Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

— Akşam garip bir rüya gördüm.

– Hayırdır inşallah?..

— Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

– Nasıl yani?

— Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki,

padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve

gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a

çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır.

Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir

dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan

bir ceset gözlerine batar, sorarlar;

— Kimdir bu?

Ahali: – Aman hocam hiç bulaşma, derler.

Ayyaşın meyhusun biri işte!..

— Nerden biliyorsunuz?

– Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık

komşumuz… Bir başkası tafsilata girer;

– Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır.

Azaplar çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar…

Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem

şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli

kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.

– isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir

cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını

gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!..

Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :

— Nereye?

– Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

— Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem…

Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır.

Defini tamamlamak gerek.

– İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.

— Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

– Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

— Mollalığa devam… Naaşı kaldırmalıyız en azından.

– Aman efendim, nasıl kaldırırız?

— Basbayağı kaldırırız işte.

– Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması,

paklanması var. Tekfini, telkini…

— Merak etme ben beceririm.

Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

– Şurada bir mahalle mescidi var ama…

— Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

– Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den,

en azından Fatih Camii’nden…

— Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur.

Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin.

Hadi yüklenelim… Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola

koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur

ocağa… Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş;

ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında.

Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur

dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama,

vezirin de keza… Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar,

musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli

vardır daha… Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

– Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba…

— Nasıl yani?..

– Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik

cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..

— Doğru, öyle ya, neyse… Sen başını bekle, ben mahalleyi

dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah

garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim

sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.

Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi

metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

– Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.

Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar…

Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki.

Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından…

– Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir…

Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar

nalın yapar… Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin;

elindekini avucundakini verir

satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..

— Niye?

– Ümmeti Muhammed içmesin diye…

— Hayret…

– Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi.

Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi.

Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek… O çeker gider, ben

menkîbeler anlatırdım onlara… Mızraklı ilmihal.

Hucceti islam okurdum…

— Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki…

– Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep

uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında

durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe’yi görmeli…

— Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?

– işte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya…

Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle

böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek.

inan cenazen kalacak ortada…

— Doğru, öyle ya?..

– Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını

kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla

bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

— Peki o ne dedi?

– Önce uzun uzun güldü, sonra;

– Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

38-PADİŞAH VE İHTİYAR

Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil’i kıyafet gezmeye karar vermiş.

Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı

bir adam görmüşler.

Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah,

ihtiyarı selamlamış.

” Selamünaleyküm ey pir’i fani…”

” Aleykümselam ey serdar’i cihan…” Padişah sormuş.

” Altılarda ne yaptın ?”

” Altıya alti katmayınca, otuz ikiye yetmiyor…” Padişah gene sormuş.

” Geceleri kalkmadın mi ?”

” Kalktık. Lakin, ellere yaradı.” Padişah gülmüş.

” Bir kaz göndersem yolar mısın ?”

” Hem de ciyaklatmadan…”

Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah

başvezire dönmüş.

” Ne konuştuğumuzu anladın mı ?”

” Hayır padişahım…” Padişah sinirlenmiş.

” Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.” Korkuya

kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere

kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada calışıyor..

” Ne konuştunuz siz padişahla…” Adam, başveziri şöyle bir süzmüş.

” Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim..”

Başvezir, yüz altın vermiş.

” Sen padişahı, serdar’i cihan, diye selamladın. Nasıl anladın

padişah olduğunu?”

” Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.”

Vezir kafasını kaşımış.

” Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek.”

Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.

” Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü

çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış

çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.” Vezir bir soru daha sormuş…

” Geceleri kalkmadın mı ne demek ?”Adam bir yüz altın daha almış.

” Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler,

başkasına yaradılar, dedim.” Vezir gene kafasını sallamış.

” Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek…” Adam gülmüş.

” Onu da sen bul…”

39-DENEYİM

60’lik ünlü ressam, bir lokantaya girer. Gerçi cebinde parası

yoktur ama aldırmaz. Lokantacıya yapacağı portresine karşılık yemek yemek

istedigini söyler. Güzelce karnini doyurur. Sonra bir çırpıda lokantacının

portresini çizerek masaya bırakır. Kalkarken adam gelir, resme bakar,

beğenir.

“Güzel ama” der lokantacı “Bir dakikada yaptınız bunu, oysa bir saattir

yiyorsunuz”. Ressam “Bir dakika değil, 60 yıl ve bir dakika”

diye karşılık verir.

40-AZİM

Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat

ailesi buna izin vermezdi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu

kaybetti.

Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir

karate hocası tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karsısındakini sağ koluyla tutup

üstünden savurmayı gösterdi. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün

derslerde hep ayni hareketi yapıyorlardı.

Çocuk bir gün hocasına “hocam ben çok sıkıldım, artık başka

hareketlere geçsek” dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en

hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar

hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu.

Bir gün hoca elinde bir kağıtla geldi kağıtta çocuğun gençler

karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu. Çocuk çok şaşırdı.

Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına

sordu, “hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin

kaybederim”. Hocası ise “sen sadece hareketi yap” cevabini

verdi.

Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle

finale kadar çıktı.

Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok

korktu ama gene bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu.

Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu “hocam nasıl olur

anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum”.

Hocası çocuğa baktı ve dedi ki, “senin yaptığın hareket karatedeki en

zor hareketlerden biridir. ..Ve bir tek savunması vardır o da,

rakibin sol kolunu tutmak”.

41-İDARECİLİK SANATI

Büyük Amerikan imalat fabrikalarından birinin yönetim kurulu üyeleri

kâr ve zarar hesaplarını incelerken, fabrika müdürünün aylığına takılmışlar ve

bunu bir hayli indirmek kabil olacağını düşünmüşler. İçlerinden iki kişi

seçerek fabrika müdürü denen bu adamın neler yaptığını bir görmelerini ve ondan

sonra bu konuda karar verilmesini kabul etmişler.

İki kişilik heyet bir sabah sessizce fabrikaya gitmiş ve fabrika

müdürünün odasına girmiş. Gördükleri manzara şu olmuş:

Fabrika müdürü elinde kahve fincanı, ayakları masanın

üstünde, etrafa halka gülücükler yaymakla meşgul. Masanın üstünde ne bir

dosya, ne bir kağıt hiç bir şey yok.

Bir müddet kendisi ile oradan buradan konuşan heyet azaları bu müddet

zarfında müdürün hiç bir işle meşgul olmadığını ve yalnız bir kaç basit

telefon konuşması yaptığını görmüşler. Heyet aldığı intibadan memnun

İdare Meclisine fabrika müdürü denilen zatın yanında bulundukları üç küsür

saat zarfında hemen hemen hiç bir şeyle meşgul olmadığını ve bu bakımdan

böyle basit bir iş için verilen yıllık 100.000 dolardan en aşağı üçte iki

nisbetinde bir tasarruf sağlanabileceğini söylemiş. Tabii fabrika müdürü

bu indirmeye razı olmamış, işten ayrılmış. Yeni maaşla çalışmayı kabul eden

bir çok istekli arasında bir zat yeni fabrika müdürü tayin edilmiş.

Üç aydan sonra idare meclisine gelen imalat istatistiklerinde az, fakat

dikkati çekecek kadar bir düşme başlamış, fabrika müdürü yenidir, tabii

bu kadar acemilik olur demişler. Altıncı ayın sonunda istatistik eğrisi

bir hayli düşmüş. Eski heyet azaları yeni fabrika müdürünü odasında ziyaret

etmişler. Adamcağız kan-ter içinde, bir elinde telefon, öteki eli evrak

imzalamakla meşgul, başıyla gelenlere oturmalarını işaret etmiş. Gelen

giden o kadar çok ki, adamla doğru dürüst konuşmaya bile imkan olmamış. Fakat

heyetin kanaati şu olmuş.; böyle canla başla çalışan bir adam başta

olduğu müddetçe işlerin düzelmemesi için hiçbir sebep yoktur, biraz daha

bekleyelim. Sene sonu gelmiş, her zaman kâr eden fabrikanın bilançosu

zararla kapanınca idare meclisi azaları birbirine girmişler ve işi

yeniden incelemeğe başka bir heyeti memur etmişler. Yeni heyet müdürün odasına

değil, fabrikaya gitmiş ve iş başında bekleyen insanlar görmüş,

sebebini sormuş aldıkları cevap şu: Hususi bir döküme başlayacağız, fabrika

müdürü ben gelmeden başlamayın dedi, biz de bekliyoruz, her halde elektrik

atölyesinden bir türlü ayrılmaya vakti olmadı.

O sırada gözleri, yaşlı bir ustabaşıya ilişmiş, adamı şöyle bir kenara

çekmişler ve fabrikanın eskiye nazaran daha fena çalışmasının

sebeplerini sormuşlar. Yaşlı ustabaşı içini boşaltmak ihtiyacını uzun zamandır

hissetmiş olacak ki :

-Baylar demiş, eski müdürümüz teferruatla uğraşmaz, ileriye ait

planlar yapar, işi bize bırakır, biz de normal zamanlarda onu rahat bırakırdık.

Ani, içinden çıkamayacağımız olağanüstü bir problemle karşılaştığımız

zaman ancak ona başvururduk ve o zaman da bilirdik ki, o bizim bu müşkülümüzü

çözecek. O hakiki fabrika müdürü idi. Güler yüzlü idi,

bizle şakalaşır, fakat hepimiz için düşünürdü. Şimdiki müdür de çok dürüst,

iyi niyet sahibi, hatta çok daha çalışkan bir adam. Fakat o hiçbirimize inanmıyor, her işin kendisi

tarafından görülmesini istiyor. Yani o, bizim yerimize ustabaşılık

yapıyor, tabii biz de amele çavuşu mertebesine düşüyoruz, haydi neyse buna da

aldırmayalım, ama fabrika müdürlüğü boş kalıyor. Elinde piposu,ileriyi

görmeğe çalışan, tedbir alan, düşünen adamın yerinde kimse yok.

Eski fabrika müdürünü tekrar oraya getirmek isteyen idare meclisi, bir

senelik acı tecrübesinden sonra 100.000 yerine 150.000 dolarla onu ancak

gelmeye razı etmiş.

İdarecilik güç bir sanattır. Öyle bir sanat ki, eseri gözle görülmez ve

ölçülmesi de ancak mukayeselerle ve senelerin tecrübeleriyle biraz

kabil olabilir. Büyük liderler gibi onları da, o müessesenin bitaraf bir

tarihçisi kıymetlendirebilir. Onun için günlük takdir bekleyenlerden bu sanatın

sanatçısı çıkmaz.

Başkaları için tavsiyede bulunmak, yeni bir yol teklif etmek, hatta

karar vermek kolaydır. Güç olan, bunları yapmaktan kaçınmak, gururumuzu

yenmek ve ancak ve ancak kendimiz için karar vermektir.

42-MICROSOFT VE İŞSİZ TEMİZLİKÇİ

İşsizin biri, temizlik isleri icin Microsoft’a başvurur. İnsan

Kaynakları, bir ön görüşmenin ardından test (yeri temizlemek) yaparlar

ve “işe alındın, e-mail adresini ver, sana başvuru formunu göndereyim,

aynı zamanda, işe başlamak için geleceğin günü bildiririm” der.

Adam çaresiz, bilgisayarının, ve dolayısıyla e-mail adresinin

olmadığını söyler. İnsan Kaynaklarından, onun adına üzüldüklerini,

fakat e-mail’i yoksa, kendisinin de varolmadığını ve kendisi de

olmadığı için işe alınamayacağını söylerler.

Adam umutsuzca, ne yapacağını bilmeden, cebinde sadece 10$ ile çıkar.

Ve bir markete girerek 10 kiloluk bir kasa domates alır. Kapı kapı

dolaşarak, 2 saat içersinde sermayesini ikiye katlar. İşlemi birkaç kez

daha tekrar eder ve aksam eve döndüğünde 60$’i vardır.

Ve bu şekilde yaşayabileceğini anlar, her sabah erkenden evinden çıkar

ve aksam geç saatlere kadar çalışır, ve her gün parasını üçe, dörde

katlar. Az bir zaman sonra, bir el arabası alır, bunu bir kamyonla

değiştirir ve bir sure sonra artık, birçok araçtan oluşan bir nakliye

şirketi sahibidir.

5 sene geçer, adamımız Birleşik Devletlerin en büyük gıda nakliye

şirketlerinden bir tanesinin sahibidir artık. Artık ailesini ve

geleceğini düşünmektedir, ve hayat sigortası yaptırmaya karar verir.

Bir sigorta şirketini arar, kendine uygun bir plan seçer ve konuşma

biterken, sigortacı, teklifi gönderebilmek icin adamın e-mail adresini

ister. Adam e-mail ‘inin olmadığını söyler

“Şaşırtıcı, der sigortacı, e-mail’iniz yok ve bu hanedanlığı

kurabildiniz, düşünün, ya bir de e-mail adresiniz olsaydı.”

Adam düşünür ve su cevabi verir: – Microsoft’ta temizlikçi olurdum!!

Bu hikayeden alınacak dersler :

1- İnternet, hayatinin tek çözümü değildir.

2- Eger Microsoft’ta temizlikçi olmak istiyorsan e-mail adresi edinin.

3- Eğer e-mail’in yoksa ve çok çalışıyorsan, zengin olabilirsin.

4- Eğer bu hikayeyi e-mail vasıtası ile aldıysan, temizlikçi olma

sansın milyoner olma sansından daha fazla.

43-Köpeği ile yasayan bir genç İstanbul’da bir

bahçe kati daire kiralar.

Dairenin önünde bir teras vardır.

Yan dairede de ev sahibi yaslı kadın ve oğlu

oturmaktadır.

İki dairenin teraslarından birbirine

geçilebilmektedir.

Kiracı genç taşınırken ev sahibinin oğlu

kiracıya söyle der:

“Köpeğinize ne olur dikkat edin, annemin

tavşanına bir şey yapmasın.

Annem yaşlı, o hayvana da çok bağlandı,

bir şey olursa tavsana

yaşayamaz.

Tavşanın kafesi terasta duruyor, aman

dikkat….”. Kiracı da dikkat

edeceğini söyler.

Gel zaman git zaman, köpek ve tavşanın

birbirileri ile hicbir sorunu

olmaz, beyaz tavsan da iyice buyur. Tavsan bazen

kafesinde duruyor, bazen

de terasta dolaşıyordur.

Bir gece köpek ağzında birşey ile sahibinin

yanına gelir. Sahibi bir de bakar ki

köpeğin ağzındaki şey ev sahibinin beyaz

tavşanı, ama ölü ve çamur içinde!

Kiracı paniğe kapılır, ölü tavşanı alıp bir

güzel yıkar, tüylerini saç kurutma makinesi

ile kurutup kabartır ve usulca yan terasa

süzülüp tavşanı kafesine bırakır.

O gece, suç üzerine kalacak korkusu ile

köpeği alıp annesine gider.

Bir hafta sonra döndüğünde ev sahibin oğlunu

görür. Genç kederlidir.

Kiracı tedirgin tedirgin ne olduğunu sorar.

Ev sahibinin oğlu cevap verir:

“Siz yoktunuz tabi, bilmiyorsunuz… annem

vefat etti…”.

Kiracı suçlulukla yutkunarak sorar: “Başınız

sağ olsun, nasıl vefat etti anneniz?”.

Ev sahibinin oğlu cevap verir: “Tavşanı

beslemeyi unutmuşuz,

hayvancağız ölmüş.

Annemle birlikte tavşanı bahçeye gömdük.

Ertesi sabah annem tavşanı

hortlamış, kafesinde görünce kalbi dayanmadı

zavallının…..”

44-Yolumuzdaki Engeller..

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine

kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu.

Bakalım neler olacak?.

Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları,

saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene

kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler.

Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar

vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir

köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.

Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı

ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı

ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden

sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin

durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu

vardı içinde.

“Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir” diyordu kral.

Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.

“Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.”

Osman Efendi (Hikaye)

Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır.

İlaç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder.

Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir,

gider. Lakin Osman Efendinin baş ağrısı artarak sürer.

Üstüne üstlük baş ağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya baslar.

Başka doktorlar çağrılır… Osman Efendi Uşak’ın ileri

gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaat eder.

Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de

bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, baş ağrısından geceleri

uyuyamayan Osman Efendiyi İstanbul’a götürmeye karar verirler.

İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin

tomografileri çekilir, testler yapılır… Görünüşe bakılırsa

Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan

baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.

Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da

apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre

moda, Zurih’e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır, onlarca

profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.

Sonuç:

Osman Efendiye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman

Efendiye ağrı kesici iğneler verilir, ülkesine dönüp “dinlenmesi”, daha doğrusu son günlerini -evinde-

geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, aile perişan. “Kader”

denilir, Uşak’a dönülür. Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır

ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.

Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendinin eski berberi

Berber Mehmet çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman Efendiyi tıraş

ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler.

Berber Mehmet bir an düşünür. “Beyim?” der, “Sakın sizin burnunuzda kıl

dönmüş olmasın” Bir bakar, “Hah işte der. “Kıl dönmüş.” Osman Efendinin

şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı

çeker. Ev halkı Osman Efendinin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya

koşar. Berber Mehmet, Osman Efendinin elinden zor alınır ve cımbızın

ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir.

Osman Efendinin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar

koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah Osman

Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması

geçmiştir. Baş ağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire yürüyüp

gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o

zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına

gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet’i çağırtır

ve ona bir servet bağışlar.

45-Gerçek Sevgi

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: “Sevginin sadece sözünü

edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?” Bakın göstereyim

demiş, ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları

çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine.

Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasındanda derviş

kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. “Ermiş bu kaşıkların

ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir de şart koymuş. Peki

demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun

geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına.

En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine şimdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım

yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar

gelmiş oturmuş sofraya bu defa. “Buyurun” deyince, her biri uzun

boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak

içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar

sofradan işte demiş ermiş, ‘kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini

görür ve doymayı düşünürse,o aç kalacaktır. ve kim kardeşini düşünür de

doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz ve şunu da

unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır.

46-MİLLETÇE KÖTÜMSER MİYİZ? (Gerçek Hikaye)

Büyük gazetelerimizin birinde yönetici semineri veren uzman

Türklerin dünyada en kötümser milletlerden biri olduğunu iddia

etmiş. Peşinden küçük bir test yapmış. Bitişik sözcüklerden

oluşan aşağıdaki cümleyi birkaç saniyeliğine gösterip yöneticilerden

okumalarını istemiş:

“THEGODISNOWHERE”

Katılımcıların hepsi bu cümleyi:

“THE GOD IS NO WHERE”

diye okumuş. Yani “Tanrı hiçbir yerde değildir” seklinde.

Uzman acı aci gülümsemis… “Tam bekledigim gibi” diye mirildanmis.

Bati ülkelerindeki seminerlerde katılımcılar bu cümleyi söyle

okurlarmış:

“THE GOD IS NOW HERE”

Yani: “Tanrı şimdi burada”…

47-Jack yavaşlamadan önce Takometreye baktı:

Hız limitinin 50 mil olduğu yerde 73 mil ile gidiyordu

ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından

durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi?

Jack arabasını sağa çekti,”İnşallah şu anda yanımızdan

daha hızlı bir araba geçer.” diye düşünüyordu.

Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi.

Bob? Bu Polis Kiliseden Bob değil mi?

Jack iyice arabasının koltuğuna sindi. Bu durum

bir cezadan daha kötüydü. Kiliseden tanıdığı bir Polis,

arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu.

Hem de hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettiği için.

– “Merhaba Bob. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz

çok ilginç”.

– “Merhaba Jack” Bob gülümsemiyordu.

– “Beni, karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken

yakaladın”.

– ”Evet öyle” Bob umursamaz görünüyordu.

– “Son günler eve hep çok geç geldim.

Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi.

Ayrıca Diana bana bu akşam; patates ve biftek

yiyeceğimizi söyledi.

Ne demek istediğimi anlıyor musun?”

– “Evet ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca trafik

kurallarını ihlal ettiğini de biliyorum.” diye cevapladı Bob.

– “Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi.

Taktik değiştirmek gerekli” diye düşündü Jack.

“Beni kaç ile giderken yakaladın?”

– “Yetmiş. Lütfen arabana girer misin?” dedi Bob.

– “Ah Bob, bekle bir dakika lütfen. Seni gördüğüm anda

takometreye baktım. Sadece 65 mil ile gidiyordum.”

– “Lütfen Jack, arabana gir” diye üsteledi Bob.

Jack canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı

çarparak kapattı. Bob not defterine bir şeyler yazıyordu.

– “Bob niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatımı

istemiyor ki” diye düşündü Jack. Ne olursa olsun,

bundan sonra kilisede bu adamın yanına oturmaktansa,

birkaç pazar kiliseye gitmeyecekti Jack.

Bob kapıyı tıklatıyordu. Jack arabasının penceresini

5 cm kadar açtı. Bob Jack’a bir kağıt verdi ve gitti.

– “Ceza değil bu” diye kendi kendine söylendi Jack.

Bir anda sevinmişti. Kağıtta şunlar yazıyordu:

“Sevgili Jack, benim bir kızım vardı.

Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından

öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı.

3 yıl hapishane cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden

çıkınca kendi çocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar

koklayabildi. Ama ben… Ben kızımı tekrar koklayabilip,

öpebilmek için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor.

Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kere de başardığımı

zannettim. Belki başarmışımdır, ama hâlâ kızımı düşünüyorum.

Lütfen benim için dua et ve dikkat et Jack, bir tek oğlum kaldı…”

Jack, 15 dakika kadar bir süre yerinden kıpırdayamadı.

Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti.

Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı.

Bob’u şimdi daha iyi anlayabiliyordu.

48-ZOR ZAMANDA YAPILAN YARDIM

İran-Irak Savaşında kaybettiği kocasının biriktirmiş olduğu imkanları da çoktan tüketmiş, birgün aç, bir gün tok yaşar hale gelmişlerdi. Kendi neyse de geride kalan ü çocuk yokluk bilmiyor, acıkınca feryadı basıyorlardı.

Kerkük?ün sokaklarında ise sefalet kol geziyordu. Kim kime yardım edecek, destek olacaktı?

Bir yanı yıkılmaya yüz tutmuş evceğizinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin durduğunu, içinden bir yolcunun da indiğini görmüştü. Demek ki taksi şoföründe az çok para olacaktı. Çünkü müşteri indirmişti. Bütün cesaretini ve ümidini toplayarak yola koştu. Yaklaşıp direksiyonun başında arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre seslendi:

-Sakın beni dilenci falan zannetmeyin. Üç çocuğumla üç gündür aç beklemekteyim. Bu gidişle namusumun lekelenmesinden korkmaya başladım. Allah rızası için yardımda bulunun. Ben açlıktan ölmeye razıyım. Fakat çocuklarımın çığlıklarına tahammül edemiyorum.

Beklenmedik bir anda gelen bu Allah rızası için yardım talebi zaten kıt kanaat geçinen şoförü şaşırtmıştı. Düşünmeye başladı.

Cebinde bir miktar parası vardı var olmasına. Ancak bu parayı aylardır biriktiriyordu. Çünkü taksisinin dört lastiği de eskimişti. Onları değiştirmek için çırpınıyordu. Zaten akşamları eve gelince hanım da devamlı ikaz etmekten geri kalmıyordu.

– Ne zaman değiştireceksin bu lastikleri? Birazcık geç kalsan aklıma kötü şeyler geliyor. Acaba bir kaza mı yaptı kabak lastiklerle? Diye korku içinde bekliyorum.

O an için nefsi ve şeytanı birlik olup vesvese vermeye başladılar.: -Sen zaten zor geçinen kimsesin. Yardım edecek durumda değilsin. Bas gaza git yoluna. Fakat imanı ve vicdanı da sesleniyorlardı:

-Para dediğin şey böyle gün için lazım olur. Belli olmaz. Allah?ın rızasınn nerede olduğu. Biriktirdiğin parayı bu muhtaç hanıma vermelisin. Tam yeridir.

Nihayet nefsini ve şeytanını yenmiş, cebindeki parayı tümüyle uzatarak:

-Al bacım, sen namusunla yaşa. Bu para bir müddet idare eder. Sonrasına da Allah başka sebepler yaratır demiş, minnet etmemek için de hemen gaza basıp oradan uzaklaşırken, kadının:

-Sen benim ihtiyacımı karşıladın, Allah da senin ihtiyacını karşılasın. Duasını duymuş, gün boyunca kulaklarında çınlayan bu duaya hep amin deyip durmuştu. Akşam eve gelince beklediği soruya yine muhatap oldu:

-Hala değiştirmemişsin arabanın lastiklerini?

Adam hiçbirşey hissettirmeden:

-Bir lastikçiyle anlaştım. Yeni lastikler gelince hemen değiştirecek… diyerek geçiştirdi.

Bu geçiştirme işi birkaç gün devam ettiği için bir akşam yine eve gelirken iyice sıkılmış, du defa ne diyeceğim diye düşünürken hiç beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı.

Hanım bu defa kendisine adres yazılı bir kağıt uzatmış, sonra da şöyle demişti:

-Bugün lastikçi geldi, şu adresi verdi. Yarın bana gelsin lastiklerini değiştireceğim, deyip gitti. Al bu adresi dedi.

Belli etmemişse de bunun izahını yapamamıştı. Çünkü böyle bir lastikçi ile konuşmamıştı. Merakla sabahı bekledi. İlk işi kağıttaki adrese gitmek oldu. Garipliğe bakın ki tamirciyi hayatında hiç görmemiş, buraya hiç gelmemişti. Elindeki kağıdı uzatınca bir şaşkınlık iki tarafta da yaşandı. Adam:

-Sen o musun, deyip boynuna sarıldı, başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Sonra da şöyle devam etti:

-Tam üç gündür Resulullah Aleyhisselam rüyama giriyor ve bana ?şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, ücret olarak da benim şefaatime nail ol? buyuruyor. Allah için söyle. Sen ne türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki, Resulullah Aleyhisselam üç gündür beni ikaz ediyor, senin lastiğini değiştirmem için beni vazifelendiriyor?

49-Denizyıldızı Hikayesi

Şair ve bilim adamı Lauren Iseley , bir gün sahilde yürüyüş yapıyordu. Uzakta danseder gibi hareketler yapan bir adam dikkatini çekti. Merak edip hızlı hızlı ona doğru yürüdü. Yaklaşınca bir gencin yerden bir şey alıp denize attığını , sonra birkaç adım koşup aynı hareketi sürekli tekrarladığını gördü. Biraz daha yaklaşıp genci selamladı ve aralarında şu konuşma geçti:

– Ne yapıyorsun böyle ?

– Okyanusa denizyıldızı atıyorum.

– Denizyıldızı mı ?

– Evet…. Güneş yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları hemen suya atmazsam az sonra ölecekler.

– Ama görmüyor musun ki , kilometrelerce sahil var ve baştan aşağıya denizyıldızı ile dolu , ne farkedecek ?

Genç adam eğilerek yerden bir denizyıldızı daha aldı , denize fırlatırken:

– Bakın. Onun için fark etti!

50-İNSAN ve DÜNYA

Bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında tüm haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve tüm gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü. Tam bunları düşünürken çocuğu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu. Baba çocuğuna söz vermişti, o hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve çocuğuna eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim dedi sonra düşündü;

“Oh be kurtuldum, en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez.”

Aradan on dakika geçtikten sonra çocuk babasının yanına koşarak geldi ve

“Baba haritayı düzelttim artık sinemaya gidebiliriz” dedi. Babası önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de halen hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu.

Çocuk; “Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı” dedi…

İNSANI DÜZELTTİĞİM ZAMAN, DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELMİŞTİ…

51-İsimsiz Melek

Gözlerini açmak için büyük mücadele etmesine rağmen henüz gözlerini açamıyordu. Nerede olduğunu ve kendini görmek istiyordu. Vücudu yeni şekillenmiş, artık bir bebeğe benzemeye başlamıştı. O dünyaya gelmeye hazırlanan, annesinin karnında mutlu mesut büyüyen bir cenindi. Kızdı ve isminin ne olacağını çok merak ediyordu. Arada bir ellerini hareket ettiriyor, bacaklarıyla neler yapabileceğini hesap etmeye çalışıyordu. En çok içinde bulunduğu yeri merak ediyordu. Kimi zaman sesler duyuyor, kulak kabartıp bu anlamadığı seslerin ne olduğunu dinliyordu. Acaba nasıl bir yerdeydi, ah gözlerini bir açabilseydi görebilecekti.

Yavaş yavaş sıkılmaya başlıyordu bulunduğu yerden. Henüz ismi koyulmamış minik kız bebeği bir an önce dışarı çıkmak istiyordu. O seslerin sahibini, annesini görmek istiyordu. Bazı zamanlar bulunduğu yerin üzerinde gezen birşey farkediyordu. Herhalde annesinin eli olmalıydı. Onu farkettiği anda heyecanlanıyor, henüz yeni çalışmaya başlayan kalbi küt küt atıyordu. Farklı birşeyler hissediyordu, sanki bir tutku, sanki değişik duyguların karışımı vardı annesinde.. Ah annesini bir görebilseydi..

Yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Anlaşılan artık zamanı gelmişti. Sonunda son zamanlarda oldukça fazla sıkıcı olan bu mekandan kurtuluyordu. Sonunda annesine kavuşabilecek, gözlerini açabilecek ve onu görebilecekti. Feryatlar eşliğinde bulunduğu yerden biraz daha ilerledi. Sert iki el onu bacaklarından tutup hızlıca çekti. Annesi öylesine bağırıyordu ki, kulakları acıdı. Ne olduğunu bile anlayamadan soğuk bir alana çıkmıştı. Sıkıcı yerde onu saran sıcak su bile yoktu. Sert eller hızla poposuna vurup, onu salladılar. Halen gözlerini açamamıştı, sadece bağıran annesini ve sert elli bir kadını hissedebiliyordu. Daha fazla dayanamayıp ağzını açarak oda ” Anne ağlama.. Lütfen ağlama.. ” diye bağırmaya başladı.

Üşümüş ve dinlenmiş bir halde kendine geldi. Kollarını ve ayaklarını oynatamıyordu. Anlayamadığı birşeye onu sımsıkı sarmışlardı. Aniden iki el bulunduğu yerden isimsiz miniği aldı ve kucağına yerleştirdi. Yüreği yine küt küt atmaya başlamıştı. Bir zamanlar sadece hissedebildiği o sevgi dolu, tutkulu eller onu alıp yumuşacık bir yere yerleştirmişti. Kendini alan kişinin annesi olduğunu çok iyi biliyordu. Annesini mutlaka görmeliydi.. Yavaşça gözkapaklarını kaldırmaya çalıştı. Koyu lacivert gözleri ufacık açılmıştı. Sislerin çekilmesinden sonra hayal meyal annesini gördü. Yaşlı gözlerle kendisine bakıyordu. “Acaba annem neden ağlıyor ?” diye düşündü. Herhalde kendisinin geldiğine çok sevinmiş olmalıydı. Soğuk nedeniyle annesinin göğüslerine başını yasladı. Annesinin kalbide tıpkı onunki gibi hızlı hızlı atıyordu. ” Canım annem, biricik annem ” diyerek tekrar bağırmaya başladı. Annesi yavaş ve şefkat dolu hareketlerle minik bebeğinin ağzına göğsünü verdi. Sonra uyumasını bekledi..

Sırtına giren buzdan bıçaklarla uyandı isimsiz minik bebek. Üşüyor ve titriyordu. Fakat hala annesinin kollarındaydı. Başını annesinin göğsüne iyice yasladı. Annesi bu soğukta nereye yürüyordu acaba ? Bir beşikte sallanırcasına, annesinin kucağında ilerlemeye devam etti. Çok uykusu vardı, eğer soğuk canını yakmasaydı bu şefkat dolu sıcak kollarda hemen uyuyabilirdi. Asla burdan ayrılmayacağım diye düşündü. O büyüyüp, abla oluncaya kadar hep annesinin kucağında kalacaktı. Böylesine sevgi dolu sıcacık yerden kim ayrılırdı ki.. Öylesine seviyordu ki annesini, konuşmayı öğrendiğinde ilk onun adını söyleyecekti. Şimdiye kadar görmediğine göre, galiba zaten babası yoktu, yada onu merak etmemişti. Hiç önemli değil diye düşündü, bu sıcak kucağa sahip, gözüyaşlı annesi onun için yeterdi..

Annesi durdu. İsimsiz bebek gözlerini açıp etrafa baktı. Ama heryer karanlık olduğundan hiç bir yeri göremedi. Neden durdu acaba annem diye düşünürken, yüzüne garip duygularla dansetmiş, ılık ve tuzlu bir damla düştü. Annesi, gözlerinden minik bebeğin yanağına damlalar damlatıyordu. Neler olduğunu anlayamıyordu, annesi neden ağlıyordu? Gözlerini kapattı. Göğsüne bir kağıt parçası sıkıştırıldı. Yanaklarında annesinin dudaklarını hissetti. Soğuktan çatlamış olmasına rağmen, tutku ve sevgi kokan dudaklar, isimsiz minik kızın yanaklarından yumuşakca öptü. Bu öpücüğü asla unutmayacaktı. Yaşadığı günlerde hissettiği en güzel duyguydu. İtinayla ve yavaşça yere bırakıldığını farkettti. ” Hayır , hayır anne bırakma beni kucağından ” diye haykırmaya başladı. Sıcacık ve sevgi dolu kucaktan, soğuk ve sert mermet bir zemine koyulmuştu. Hala haykırıyordu. Annesinin kucağından inmek istemiyordu, üstelik çok üşüyordu. Annesi arkasını döndü, bir kaç adım attı. ” Anne, ne olur gitme, anneciğim lütfen beni bırakma! ” diye son sesiyle tekrar haykırmaya başladı. Annesi durakladı. Geri döndü. İsimsiz bebek yavaşça sustu. Gelip tekrar kollarına almasını bekliyordu. Fakat annesi gelmedi, tekrar arkasına dönüp, feryatlar arasında hızlıca uzaklaşarak, gecenin, soğuğun ve merhametsizliğin karanlığında kayboldu..

Ne kadar ağlayıp haykırdığını bilmiyordu. Tek hissettiği soğuktu. İliklerine kadar üşüyor ve bir taraftanda belki gelir diye annesini çağırıyordu. Hareket etmeye çalıştı, belki kalkıp annesinin arkasından koşmalıydı. Fakat kollarını ve ayaklarını sıkıca bağlayan beyaz bezden dolayı hareket edemiyordu. Hareket etse bile koşmayı bilmiyordu ki.. Ama annesi için hemen öğrenebilirdi belki ? Soğuğun etkisiyle ayaklarını hissetmemeye başladı. Çırpınmaya çalışan kollarıda yavaş yavaş kayboluyordu. ” Anneee.. ” diye tekrar haykırdı. ” Anneciğim neden beni bırakıp gittin, anneciğim yok oluyorum.. anneciğim lütfen gel beni al.. ” haykırmaları boşunaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde haykırmalarına sadece sokak köpekleri yanıt veriyordu. Artık kollarınıda kaybetmişti. Ayaklarım, kollarım ve göğsüm neden kayboldu acaba diye düşündü. Annesizlikten olsa gerekti. Annesi onu bıraktığı için yavaş yavaş kayboluyordu. Yok olacağını, soğuk çenesine ilerleyince farketti. Artık hiç birşeyin anlamı kalmamıştı. Doğru düzgün düşünemiyordu bile. Neden buraya bırakılmış, neden terkedilmişti ? Henüz ismi bile koyulmadan, ne günah işlemişti ki ölüm cezasına çarptırılmıştı ?..

İsimsiz minik kız bebeğinin bırakıldığı cami avlusunda, sabah ezanları çınlamaya başladı. Bir bebeğin annesine ” Geri dön anne ” haykırmalarının, ınga sesine dönüştüğü yürek parçalayıcı serenat, Allahu Ekber seslerine karıştı. Martılar, sokak köpekleri, hiçbiri bu sahneye dayanamamış, son sesleriyle ağlıyorlardı. Minik bebek gözlerini kapattı. İki damla çıktı gözlerinden. Biri gözpınarının hemen yanında, diğeri ise yanağında donmuştu. Gözlerini son kez kapattı. Bir daha görmek istemiyordu. Ezanla beraber, miniğin seside kesildi. Bir mum alevi gibi yavaşça sönmüştü. O artık ruhları sıkan ve dünyanın sonunu hazırlayan siyah renkteki merhametsizliklere lanet eden, vicdansızlığa tutsak edilmiş bir melekti

52-Bisiklet

Küçük kız, annesiyle yürürken birden durdu. Yağmur damlacıklarıyla ıslanan gözüğünü çıkartarak baktığı şey, babasıyla birlikte bisiklette giden bir bakşa kız çocuğuydu. Bisikletteki kız, düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını, onun sırtına dayamıştı.

Adamın ara sıra yana dönerek söylediği sözler, küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.

Kaldırımdaki kız, bisikletin arkasından bakarken; annesi durumu fark edip:

– Baban, günde on dakikasını ayırıp seni okula bırakıyor, dedi. Hemde mersedesiyle. İstersen seni bisikletle götürsün ha, ne dersin ?

Küçük kız, buğulanan gözlerini annesinden saklarken:

– Çok isterdim, diye karşılık verdi. Belki de böylelikle, babama sarılırdım…

Salıncak

Sandalyesi devrildi, boğazı acımıştı..

Keşke tekrar çocuk olabilseydi. Keşke tekrar komşusunun kızı ile lunaparka ilk kim gidecek yarışması yapabilse, lunaparka girer girmez salıncağa doğru son sürat koşabilseydi. Hızlı hızlı nefes alıp vermelerin ardından, yan yana salıncaklara binip sallansalardı. Boşlukta sallanma duygusu şu andaki gibi değildi. Çok güzel ve çok anlamlıydı. Kendini geriye doğru çeker, ayaklarını uzatarak gökyüzüne doğru çıkardı. Ayaklarını salladıkça hızlanır, hızlandıkça içinde birşeyler kayıp giderdi. Sanki biraz daha hızlansa salıncakla beraber gökyüzüne kadar çıkacak, kuşlara eşlik edip onlarla beraber uçabilecekti. Belleri ağrıyıncaya dek salıncakta sallanır, ardındanda arkadaşı ile beraber yakınlarındaki göle girmek için yine yarış yaparlardı. Ah salıncak ne güzeldi.. Ayaklarını salladı..

Hızlı delikanlılığını hayal etti. Karanlıktan korkmaz, korktuğu herşeyin aksine üstüne üstüne giderdi. Onu kimse yıldıramaz, kimse gözünü korkutamazdı. Bileklerinin çelikten yapıldığını hayal eder, kavgaya girmekten çekinmezdi. Gözükaraydı, bu yüzden çok dayak yemiş ama hiç birinden de pişman olmamıştı. Mahalleli zaman zaman onu görünce yolunu değiştirir bile olmuştu. Sonraları girdiği işlerden teker teker kovulmuş, artık serseri sınıfına girdiğini farkedince iş işten çoktan geçmişti. O bu dünyanın saçma sapan kurallarını kabul etmiyordu. Sabah kalkmak, işe gitmek, eve dönüp ailesiyle zaman geçirmek ona saçma geliyordu. Hayata bir defa geliyordu, çoluk çocukla vaktini harcamamalıydı. Akşamları arkadaşları ile gezer, gece olunca tek başına sokaklara çıkardı. Herkesin uyuduğu saatlere kadar dolaşır, ardından lunaparka giderdi. Kuşkulu gözlerle etrafına bakar, kimsenin görmediğinden emin olunca hemen salıncağa biner ve sallanmaya başlardı. Bazen bir yıldızı gökyüzünden tutup, cebine atacakmışcasına hızlanır ve saatlerce sallanırdı. Ayaklarını tekrar salladı…

O günü anımsadı. Yer yer bulutluydu anıları. Nasıl olmuştu, herşey nasıl çabuk gelişmişti anlayamamıştı. Babası, son kavgasında komşularının burnunu kırdığını duyunca onu evden kovmuştu. ” Sen işe yaramazsın, sen benim evladım olamazsın! ” demiş ve yol göstermişti. Onun evladı nasıl olabilirdi ki zaten? Bir defa kucağına alıp sevmiş miydi ki, şimdi sen benim oğlum olamazsın diyordu? Hatta çocukken çoğu zaman, ailesinin onu yetimhaneden yada bir cami avlusundan evlat edindiğini düşünürdü. Yoksa insan kendi çocuğuna bu kadar soğuk davranamazdı. Kıyamazdı..

Bu düşünceler içinde yürürken, bir anda biriyle çarpışmıştı. Çarptığı bir yanında eşi olan bir kadındı ve yere düşmüştü. Kadının burnu kanıyordu. Şok olmuştu. Eğilip yardım etmek istedi ama edemedi. Öylece bakakaldı. Durmadan ardı ardına ” Birşeyiniz varmı ” diyordu. Kadının kocası paniklemiş, karısını kaldırmaya çalışıyordu. Sayıklamaları adamın bağırmasıyla son buldu. ” Önüne bakmıyor musun yürürken? Ne biçim yürüyorsun lan sen! ” İsteyerek yapmamıştı ki, neden bağırıyordu bu adam ona. Sinirlenmişti. ” Bilerek çarpmadım, karını kaldır al voltanı! ” diye bağırdı. Sözlerinin hemen ardındanda burnuna bir yumruk yedi. Burnunun acısıyla gözleri karardı. Cebindeki sustalısını çıkardı. Seri hareketlerle adamın sırtına sokup çıkarmaya başladı. Gözleri yerlere dökülen kanları bile görmüyordu. Heryer siyah beyazdı sanki. Fakat bu adam ona sebebsiz yere vurmuştu, sinirlendirmişti. Arkasından gelen feryatlar kulağını acıttı. Döndüğünde, burnu kanayan kadın tırnaklarıyla yüzünü gözünü çiziyor, bir taraftanda ” Caniii! ” diye bağırıyordu. Her yeri titriyordu, kadını itelemeye çalışıyor, fakat kadın geri gelip tüm gücüyle tekrar ona saldırıyordu. Yüzü kan içinde kalmış, yer yer sızlıyordu. Bıçağını geriye doğru çekip, hızla kadının karnına sapladı. Sokak çığlıklarla inledi. Bıçağını çıkarıp tekrar sapladığında, kadın üzerine yığılmıştı.

Kadınla birlikte yere yığıldı. Herşey otuz saniye içerisinde olup bitmişti. İki insanın canına kıymış, onları hayattan men etmişti. Başından aşağı kaynar sular boşaldı. Nasıl yaptığını, nasıl olduğunu bile anlayamamıştı. Elleri hala titriyordu ve bıçağıda elinden bırakamamıştı. Başı zonkluyordu, iki insan öldürmüştü. Bu kavga etmeye yada başka birşeye benzemiyordu. Yüreği alev alev yanarken gözleri kadına çarptı. Gözbebekleri büyüdü. ” Hayır hayır ” diyerek gözlerini sımsıkı kapattı. Gözlerini açmak istemiyor ve kadının karnında ki şişliği görmek istemiyordu. Gözkapaklarını korkarak açtı, evet kadın hamileydi..

Kulakları çınlamaya başladı. Herşey bulanıklaştı. Zaman yavaşladı, yavaşladı ve durdu. İki kişiyi öldürmenin verdiği buz gibi soğuğun etkisini henüz üzerinden atamamışken daha büyük bir facia yaptığını anlamıştı. Etraftan gelen uğultuların arasında bir bebeğin ağlamasını duyuyordu. Sanki kadının karnından çığlıklar geliyordu. ” Amca neden!.. ” Boğazı kurumuştu, hızla etraflarınında toplanan kalabalığa, aptal aptal bakıyordu. O bir bebeği de öldürmüştü. Henüz doğmamış bir yavrunun, salıncakta sallanma hakkını elinden almıştı. Hiç doğmayacak, hiç büyüyemeyecek, hiç parka kadar yarış yapamayacak ve asla salıncakta sallanamayacaktı. Şuursuzca kanlı ellerini yüzüne götürdü. Yüzünü kapattı, kimse görmemeliydi bu büyük utancını. ” Hayııır ” diye bir feryat kopardı. Ama sesi çıkmıyordu. Tekrar bağırdı, hayır hiç kimse duymuyordu. Ellerini yüzünden çekti ve belirsiz hareketlerle gökyüzüne baktı. Gökyüzü bile kana bulanmıştı. Bir kaç kuş uçuyordu. Kanatlarının her hareketini takip edebiliyordu. Öylesine yavaş uçuyorlardı ki, sanki hayatı yavaş çekimden yaşamaya başlamıştı. Doğmamış bir yavru ve mutluluklarının gelmesini dörtgözle bekleyen bir ailenin ortasındaydı. Dişlerinin takırtıları arasından ” İstemeden oldu ” demek istedi. Fakat boğazından sadece hırıltılar çıkıyordu. Başı dönüyor, halen kulağında ” Ben salıncakta sallanacaktım amca, neden!? ” çığlıkları çınlıyordu. Yüreği kanadı, kanadı, kanlar gözlerinden akmaya başladı. Hıçkırıklar eşliğinde, kendini kana bulanmış asfalta bıraktı. Artık hiç birşey hissetmiyordu. Zaten ondan sonrasınıda hatırlamıyordu..

Düşüncelerden sıyrıldı. Kalbi teklemeye başlamış, her saniye vücuduna sancılar saplanıyordu. Nefessiz kalmak o kadar kötüydü ki, gözlerini bile açamıyordu. Yavaş yavaş hareketsiz kalıyordu. Ah tekrar keşke çocuk olabilseydi ve bir ömür boyu salıncakta sallanabilseydi. Acıdan boğazını artık hissetmiyordu. Son bir kez ayaklarını salladı ve hareketsiz kaldı. Birazdan darağacından indirilecekti ve bir daha asla salıncakta sallanamayacaktı, çünkü artık o bir cesetti…

Beklenen gün…

Beklenen günlerin geçmeyen saniyelerini sayıyordu.

Tarifsiz bir heyecan diyarından gelen hızlı kalp atışları misafiriydi yüreğinde bugün.

Lezzetli melodilerin göz kararı bekleyişlerine inat olacaktı gözyaşları, biliyordu.

Ne soğuğun uyutası okşaması, ne de etraftakilerin acır bakışları etkileyecekti.

Az sonra bitecekti her şey, hiçbir şey engel olamayacaktı.

Bitmeyen bekleyişlerin çıkmaz sokağında yankılandı ayak sesleri,

Alkışların süslediği bir arenanın yalnız matadoruydu bakışları,

Yağmurlarını tüketen bulutların onurluca arkasını dönüp gitmesini görüyordu gökyüzünde,

Umutsuzluğun yollarını çok eskitmişti beklerken,

Şimdi ise beklediği, bir kilit kadar yakındı,

Yıllara inattı bu bekleyişin adı, karanlığa yapılan nispet.

Her sigaranın tükenmesinden sonra daha iyi anlaşılıyordu pakettekilerin sonsuzluğu.

Bitmeliydi artık bu bekleyiş, dayanamayacaktı bu ağır yüklü yolcu,

Beklenen anın gelmesinden daha uzun sürmüştü bu kör bekleyiş.

Yoksa gelmeyecek miydi, hayır bu olamazdı.

Söz vermişti, unutmazdı, unutamazdı.

Ağır çekilmiş bir sahnenin kımıldamayan figüranlarıydı akrep ile yelkovan.

İlerlemiyorlardı…

Cevapsız mektupların sahibi hala gelmemişti, bekletilmeyi sevmiyordu…

Zil sesini duymuş bahçeye çıkan çocukların koşuşlarını hissediyordu yüreğinde.

Hadi artık diye yalvarası geliyordu ama kime yalvaracağını bilmiyordu.

Bu gelişin dönüşü olmayacaktı, onu ya alacak ya da alıp gidecekti.

Hayatının kadını geldiğinde güzel görünmeliydi,

Derin alın çukurlarını kamufle etmeye çalışan mesaisi bitmiş işçiler gibiydi parmaklar.

Bırakıp gidemeyeceği nadir bekleyişiydi,

Dağınık saçların beyazları çoğalıyordu,

Bitmeyecekti bu bekleyiş.

Ufuk çizgisine asla ulaşamayacaktı…

Umutların yorgunluktan yığılmak üzere olduğu vakit açıldı kapı…

Gözler kilitlendi o aşkın giriş tüneline,

Hayallerin, umutların sahibiydi gelen,

Ölüm sessizliğinin canlı şahidiydi,

Ağlıyordu rüyalarının masum prensesi,

Karşı koymayacaktı gözlerinin hapsindeki isyancı gözyaşlarına,

Olmadı…

Ağladı…

Sonsuz bekleyişin bitişini müjdeleyen ses duyuldu…

Baba oldunuz efendim…

Dünyalar güzeli bir kızınız oldu …

53-Ayakkabıcı

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı; ama küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.

Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:

– Küçük!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!.

Çocuk, ona dönerek:

– Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.

– Bence önemli değil!. diye atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da vicdanı. Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

– Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.

Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

– Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?

– Çok basit!. dedi, adam. Eğer vicdan yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orada tüm eksiklikler tamamlanacak.

Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla daha fazla mükafat görecekler…

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrini işaret ederek:

– Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?

Çocuk, başını yanlara sallayıp:

– Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.

– İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.

Çocuk biraz düşünüp:

– Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?

– Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım. Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:

– Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.

– İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.

– Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!. Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerideki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek.

– Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.

Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?

– Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok herhalde. Bir antika ne kadar eski ise o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder.

Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:

– Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:

– Babam haklıymış!. dedi. ?Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok!? demişti.

54-Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.

Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,

kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.

Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,

rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.

Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. içinden

“Ne muhteşem bir çiçek” diye geçirmiş.

Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin

üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

“Merhaba” demiş papatyaya,

“sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.”.

Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve

“Merhaba” demiş,

“ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.”

Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,

nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten

hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.

Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.

Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.

Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği

kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana

ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek

artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve;

“Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek” demiş.

Papatya buna bir anlam verememiş.

“Neden” demiş.

“Yoksa benim yanımda mutsuz musun?”.

“Hayır” demiş kelebek.

“Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim.”

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya

“Sevi seviyorum”

diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece

“Bende…” diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

İçinden

“Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim.”

diye geçirmiş.

Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış. Her düşen yaprakta papatya,

“seviyormuş” diye geçirmiş içinden.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:

“Seviyor mu, sevmiyor mu?”…

55-Dünya hayatında hep kötülük işleyen bir adamı ölünce cehennem kapısında bir melek karşıladı. Melek adama şöyle seslendi:

“Hayatta iken tek bir gün bile birisine iyilik yaptıysan buraya girmeyeceksin. “

Günahkar adam uzun süre düşündükten sonra, bir keresinde ormanda gördüğü örümceği hatırladı.

Balta girmemiş ormanda yürürken önüne bir örümcek ağı çıkmıştı. Adam ağı bozmamak ve örümceği ezmemek için o gün yolunu değiştirmişti.

Heyecan içinde o günü meleğe anlattı.

Melek adama gülümsedi ve ardından elini şaklattı.

Gökten bir örümcek ağı inmişti.

Adam bu ağa tutunarak cennete girebilecekti.

Adam neşe içinde ağa tırmanırken cehennemden bazıları da

bu ağa tutunarak cennete gitmeye çalıştılar.

Ama adam ağın o kadar çok insanı taşımayacağından

korkarak onları itmeye başladı.

Tam o sırada ağ gerçekten koptu ve diğerleri ile

birlikte adam da cehenneme düştü.

“Yazık” dedi melek.

“Bencilliğin, hayatında işlediğin tek iyiyi de kötülüğe döndürdü.

O insanlara şefkat gösterebilseydin eğer,

ağın herkesi taşıyabileceğini de görecektin.”

”YAŞAMIN ÖRÜMCEK AĞINI ÖREN İNSANIN KENDİSİ DEĞİLDİR. O, BU AĞDA SADECE BİR TELDİR VEBU AĞA YAPTIĞI KATKIYI ASLINDA KENDİ YAŞAMINA YAPMAKTADIR….

56-Bir adam kötü yoldan para kazanip bununla kendisine

bir inek alır.Neden sonra, yaptıklarından pişman olur

ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı

Bektas Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak

ister.

O zamanlar dergâhlar ayni zamanda aşevi işlevi

görüyordu. Durumu Hacı Bektas Veli’ye anlatır ve Hacı

Bektas Veli

– ‘ helal değildir ‘ diye bu kurbanı geri çevirir.

Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve ayni

durumu Mevlana’ya anlatır .

Mevlana ise ; bu hediyeyi kabul eder.

Adam ayni şeyi Hacı Bektas Veli’ye de anlattığını ama

onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya

bunun sebebini sorar.

Mevlana söyle der:

– Biz bir karga isek Hacı Bektas Veli bir şahin

gibidir. Öyle her leşe konmaz.

O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o

kabul etmeyebilir.

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektas dergâhı’na gider ve

Hacı Bektas Veli’ye,

Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun

sebebini bir de Hacı Bektas Veli’ye sorar.

Hacı Bektas da söyle der:

– Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın

gönlü okyanus gibidir.Bu yüzden, bir damlayla bizim

gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.

Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.”

Böylesi tevazu ve incelikle, birbirlerini yermek

yerine yüceltebilmeyi becerebilen bir insan olmamız

dileğiyle…

57-DELİK KOVA

Adamın birinin iki kovası varmış. Yalnız kovalardan birinin yarı yerinde bir delik varmış ve kova bu duruma çok üzülüyormuş. Günlerden bir gün bahçıvana bu sıkıntısını anlatmış ve:

?Senin emeğine üzülüyorum, beni onca taşıyorsun ama ben sana ancak diğer kovanın yarısı kadar su verebiliyorum? demiş. Bahçıvan:

?Pınar gittiğimiz şu yolu görüyorsun değil mi? Bir tarafı kurumuş otlarla diğer tarafı ise güzel çiçeklerle dolu. İşte o çiçekleri ben ektim ve seni taşırken hep o tarafa denk getiriyorum böylece hem çiçekleri suluyorum hem de eve su taşıyorum.?

Hiç bir şey gereksiz, boş, yeteneksiz değildir. Her insanın değerlendirileceği bir yer vardır.

58-Adamin biri Afrika’da safariye çikarken yanina minik köpegini de almis.Minik köpek bir gün ormanda dolasip, kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kayboldugunu fark etmis.Ne yapacagini düsünürken bir de bakmis ki karsidan bir leopar geliyor ve belli ki günlük yiyecegini ariyor “Simdi basim dertte” diye düsünmüs minik köpek. Etrafina bakmis yerde kemik parçalarini görmüs. Hemen arkasini leoparin geldigi yere dönerek kemikleri kemirmeye baslamis, bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalisiyormus. Leopar tam saldiracakken minik köpek kendi kendine konusmus; “Ne kadar lezzetli bir leoparmis. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mi?”Bunu duyan leopar bir anda donmus kalmis ve en yakindaki agaca tirmanarak dallarin arasina saklanmis. “Tam zamaninda kurtardim yoksa bu köpege yem olacaktim” diye düsünmüs leopar.Bütün bunlar olup biterken bir baska agacin üstündeki bir maymun olanlari izliyormus. Bildiklerini kullanarak bundan sonra leopardan kurtulabilecegini düsünmüs.Leoparin yanina giderek neler oldugunu anlatmis. Leopar kopegin yaptiklarina çok sinirlenmis ve maymuna “Atla sirtima, gidip sunu yakalayalim” demis. Ancak minik köpek neler oldugunu ve leoparin sirtinda maymunla birlikte süratle kendisine yaklastigini fark etmis. “Simdi neyapacagim” diye düsünürken kaçmaya tesebbüs etmemis. Bunun yerine arkasini leoparin geldigi yöne dönerek,kemikleri kemirmeye devam etmis. Tam leopar saldiracakken yine kendi kendine konusmus;”Bu aptal maymun da nerede kaldi? Yarim saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim hala haber yok!” !!!!!!!!Diplomasi böyle birsey iste… Yapabiliyorsan; hızlı düşün, sakin ol, güçlü görün, düşmanını kendi silahı ile yenmiş.

59-Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkanına girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyon’u uygun bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da;

-“Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı.” diye savuşturmuş.

Nihayet biraz sonra Napolyon’un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon’a sormuş;

-“Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu ? “

Napolyon birden öfkelenmiş;

-“Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?’ diye bağırmış. Hemen askerlerine, adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş.

Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık ‘ateş’ emri verilecek… Adam içinden (Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin ) diye düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış. Karşısında Napolyon varmış.Tek cümleyle cevaplamış Napolyon :

-“İşte böyle bir duygu ! “

Yaşayarak öğrenmek, bedeli en yüksek öğrenme biçimidir.Ama en kalıcı olanıdır ve getirisi en yüksek olandır. Tecrübedir getirisi ve tecrübeyi yaşamaktan başka edinme yolu yoktur…

60-ESKİ ÇORAPLAR

Bir zaman çok zengin bir adam, çocuklarına şöyle vasiyette bulunur:

Ben ölüp yıkanınca, şu eski çoraplarımı ayağıma geçirin, ben bunlarla gömülmek istiyorum.

Vakit saat gelir bu zengin vefat eder.

Cenaze yıkandıkdan sonra oğulları çorapları alıp getirirler:

Babamızın vasiyeti var, şu eski çorapları ona giydireceğiz.

derler.

Cenazeyi yıkayan hoca efendi bunu katiyyen kabul etmez.

Bu sefer müftüye çıkarlar. O da

Dinimizde böyle birşey yok.

deyip reddeder.

İster istemez, babalarının vasiyetinden vazgeçmek mecburiyetinde kalırlar.

Cenazeyi defnedip kabirden evlerine dönünce komşularından biri elinde bir mektupla gelir.

Babanız çok önceleri bu mektubu, bana vererek, benim cenazem gömülüp oğullarım eve dönünce kendilerine ver demişti.

der.

Mektubu açıp okuyunca, babalarının en son ibretli dersini şu ifadelerle verdiğini görürler:

Evlatlarım, işte gördünüz; eski çoraplarımı bile kabrime götüremedim. Aklınızı başınıza alınız. Ne yapacaksanız hayatta yapıp öbür aleme gönderiniz. Aldanmakta fayda yok.

61-BİR SAAT

Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken bulmuş.

Çocuk babasına

“baba 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun ?” diye sormuş. Zaten yorgun gelen adam

“bu senin isin değil” diye yanıtlamış. Bunun üzerine çocuk

“babacım lütfen bilmek istiyorum” diye yanıt vermiş. Adam,

“illaki bilmek istiyorsan 20 dolar” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine çocuk,

“peki bana 10 dolar borç verir misin” diye sormuş. Adam iyice sinirlenip

“benim, senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok hadi derhal odana git ve kapını kapat” demiş. Çocuk sessizce odasını çıkıp kapısını kapatmış adam sinirli sinirli bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder diye düşünmüş aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşmiş ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşünmüş belki de gerçekten lazımdı. Yukarı çocuğun odasına çıkmış ve kapıyı açmış. Yatağında olan çocuğa “uyuyor musun ?” diye sormuş. Çocuk,

“hayır” diye yanıtlamış.

“Al bakalim istediğin 10 doları sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim” demiş. Çocuk sevinçle haykırmış “teşekkürler babacığım”.

Yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkarmış adamın suratına bakmış ve yavaşça paraları saymış bunu gören adam iyice sinirlenerek

“paran olduğu halde neden benden para istiyorsun, benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok” demiş. Çocuk,

“ama yeterince yoktu” demiş ve paraları babasına uzatarak

“işte 20 dolar, 1 SAATİNİ BANA AYIRIR MISIN ?” demiş…

62-Genç bir Yönetici, yeni Jaguarı içinde kurulmuş, biraz da hızlıca, bir mahalleden geçiyordu.

Park etmiş arabaların arasından yola fırlayan bir çocuk olabilir düşüncesiyle dikkatini daha çok yol kenarına vermişti. Bir şeyin yola fırladığını görünce hemen fren yaptı ama aracı durana kadar gecen mesafede yola çocuk fırlamadı.

Bunun yerine, yepyeni arabasının yan kapısına büyükçe bir tas çarptı.

Adam hızlıca frene yüklendi ve taşın fırlatıldığı boşluğa doğru geri geri gitti.

Sinirlenmiş olan genç adam arabasından fırladı ve taşı atan çocuğu kaptığı gibi yakında park etmiş olan bir arabanın gövdesine sıkıştırdı. Bunu yaparken de bağırıyordu:

Sen ne yaptığını sanıyorsun serseri? Bu yaptığın ne demek oluyor? O gördüğün yepyeni ve pahalı bir araba ve attığın o tasın mahvettiği yeri düzelttirmek için kaportacıya bir suru para ödemek zorunda kalacağım. Neden yaptın bunu???’ Küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavır içindeydi.

‘Lütfen, amca, lütfen kızmayın. Ben çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim, bilemedim.

taşı attım çünkü işaret etmeme rağmen diğer arabalar durmadı. çocuk gözlerinden süzülen yasları elinin tersiyle silerek park etmiş bir aracın arkasına işaret etti. ‘Abim orada. Yokuştan aşağı yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü ve ben onu kaldıramıyorum.’ Çocuğun simdi hıçkırıklardan omuzları sarsılıyordu ve şaşkın adama sordu ‘ onu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturtmama yardim edebilirimsiniz? Sanırım abim yaralandı ve benim için çok ağır.

Ne diyeceğini bilemez halde, genç yönetici boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalıştı. Yerde yatan sakat çocuğu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini çıkartıp, çeşitli yerlerinde oluşmuş ve kanayan yara ve sıyrıkları dikkatlice silmeye çalıştı. Bir şeyler söyleyemeyecek kadar duygulanmış olan genç adam, abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavaş yavaş uzaklaşan çocuğun ardından bakakaldı.

Jaguar marka arabasına geri dönüşü yavaş yavaş oldu ve yol ona çok uzun geldi. arabanın yan kapısında tasın bıraktığı iz çok derin ve net görülür şekildeydi ama adam orayı hiçbir zaman tamir ettirmedi. Oradaki izi, su mesajı hiç unutmamak için sakladı:

hiçbir zaman yasamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için birilerinin tas atmasına mecbur kalacağı kadar hızlı geçme. Tanrı ruhumuza fısıldar ve kalbimizle konuşur. Bazen, onu dinlemek için vaktimiz olmuyorsa, bize tas fırlatmak zorunda kalır. Fısıltıyı dinle. veya taşı bekle.

Secim senin …

Bir insani fark etmek için 1 dakika, Onun hakkında fikir üretebilmek için

1 saat, Ondan hoşlanabilmek için 1 gün Onu sevebilmek için 1 hafta Ama Unutabilmek için bir omur yetmezmiş…..

63-MUCİZE

Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. George’nin yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu.

Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally: “Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir.” Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.

Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally’nin beklediğini görünce “Evet, ne istiyorsun söyle bakalım” dedi. “Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum” diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi. Sally “Kardeşim” dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: “Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum

.” Eczacı Sally’e bakarak:

“Anlayamadım” dedi.

“Şeyy, babam ‘Onu ancak bir mucize kurtarabilir’ dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?

” Eczacı Sally’e sevgi ve acımayla baktı bu kez: “Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım” dedi.

Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak “Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli” dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally’e dönerek “Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu.

“Bilmiyorum” dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: “Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam

“Onu ancak bir mucize kurtarabilir” deyince ben de paramı alıp buraya geldim.

” “Peki, ne kadar paran var?” diye sordu iyi giyimli adam. ” Bir dolar ve on bir sent” dedi Sally. “Ve dünyadaki tüm param bu!”

“Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para” dedi, iyi giyimli adam.

Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally’nin elini tutarak “Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?” diye sordu. “Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum” dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong’du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.

Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne:

“Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum” dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça mal olduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve on bir sent!

64-Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve ‘Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak’ diyerek rest çekti.

Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve bir de çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can ‘Baba ben de seninle gelmek istiyorum’ diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can sürekli babasına ‘Baba nereye gidiyoruz ?’ diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can’ın elini tutup hızla barakayı terk etti.

Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can ‘Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim’ diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında ‘Beni affet baba’ diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu ‘Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet’ diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu…

‘Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum

65-İngiltere’nin az nüfuslu bir kasabasında iki aile yaşar. Ailenin birinde bir anne ve kızı diğer ailede de bir baba ve oğlu oturmaktadır. Baba ve oğul balıkçılıkla geçinmektedirler.

Küçük yaşlardan beri birlikte yaşayan kız ve erkek çocuk pek fazla arkadaş ortamı olmadığı için hep bereber oynarlarmış. Bu arkadaşlık yaşları ilerledikçe artık birbirlerine aşık olmalarını sağlamış. Çocuklar büyüdükçe birbirlerini daha da çok sevmişler. Artık ikisi de olgun birer genç olmuşlar.

Günlerden bir gün erkek çocuğun babası oğluna artık yaşlandığını ve artık kendisiyle birlikte avlanmaya çıkıp O’na balıkçılığı öğretmek için bir sefere çıkacaklarını söylemiş.

Bunun üzerine genç şehre gidip söz yüzüğü almış. Kasabaya dönünce de sevgilisini bulup O’na babasıyla uzun bir balık seferine çıkacağını söylemiş ve yüzüğün birini sevgilisinin parmağına takıp:

“Bu artık bizim söz yüzüğümüz. Ben seferden dönünce kimin parmağında bu yüzük yoksa o bu sevgiyi bozmuş demektir.” der. Kız kabul eder ve erkek ertesi gün sefere çıkar. Kız sevgilisinin dönüşünü dört gözle bekler. 2 ay gibi uzun bi seferden sonra erkek kasabaya geri döner. Herşey çok güzeldir.

Artık aklında sadece sevdiği insanla evlenmek vardır.

Ne olduysa ondan sonra olur. Erkek tam kıyıya yanaşıp teknesini bağlıyacakken ip parmağına takılır ve yüzüğü parmağından denize düşer.

Atlar denize arar tarar ama yüzük yoktur.

Karaya çıktığında sevgilisi koşarak yanına gelir ve parmağına bakar. Gencin parmağında yüzüğü yoktur. Kız bu duruma kahrolur. Hiç bişey söylemeden çekip gider. Ve annesiyle birlikte kasabadan taşınır.

Erkek hala olayın şaşkınlığındadır ve hergün şehre inip bir biranede içki içiyordur. İyice alkolik olmuştur.

Bir gün gittiği biranede karnı acıkır ve garsona bir balık yemeği söyler. Birkaç dakika sonra yemeği gelir. Genç adam bir eline çatalını bir eline bıçağını alır ve

balığı tam ortadan keser ve…

İnanamaz…çünkü yüzük balığın içindedir…

ama herşey için çok geç olmuştur….

sizde sevdiginize bir şans mutlaka tanıyın…

66-HİÇ KİMSE OLMAK İSTEYEN BİR ADAM!

Kısacık bir öykü bu…ama hayatımıza yön veren bir öykü…

Devrin valisi emrindeki yöneticiler ile atının üstünde şatafat

içinde girer şehre…

Yol kenarlarında insanlar iki büklüm el pençe divan selamlarlar valiyi…

Bütün bu şatafatlı itaat gösterileri arasında valinin gözleri, bir

sokağın köşesinde yere çökmüş olan ve etrafındaki hiçbir şey ile

ilgilenmeyen bir adama takılır…

Perişan kılıklı, saçı sakalına karışmış bu adamın olduğu yere sürer

atını vali…

Atının üstünden inmeden,vakur ve sert bir ses tonu ile bağırır

adama,

– Behey adam, herkes benim şehre gelişimi el pençe karşılarken sen

kimsin ki yerinden bile kıpırdamıyorsun?

Perişan kılıklı adam istifini hiç bozmadan,sakallarının ve uzun

saçlarının arasından belli belirsiz gözüken gözlerini valiye çevirerek

– Ben hiçim der…

Vali daha da hiddetlenir,

– Ne demek hiç, senin bir adın, şanın unvanın yok mu bre adam der…

– Senin var mı? der bu kez adam…

Vali iyice şaşırır ama cevaplar,

Gafil adam, nasıl tanımazsın, ben valiyim der.

Adam aynı ses tonu ile sorar yine…

– Peki daha sonra ne olacaksın?

– Sadrazam olacağım. der vali…

– Peki daha sonra?

– Padişah olacağım…

– Peki ya daha sonra?

Kısa bir an duraksar vali ve;

– Hiç der…

Sadece gülümser perişan kılıklı adam…

Hepimiz hep başka birileriyiz…

Sevdiğimiz, beğendiğimiz, örnek aldığımız, kıskandığımız, yerinde olmak

istediğimiz birilerinin seslerini, sözlerini, bakışlarını ve tavırlarını

alıyor,sanki bize aitmiş gibi kullanıyoruz…

Sabahları kalkıp elbise dolabımızın önünde durduğumuzda, giyeceğimiz

elbiseye ve yanına gideceğimiz insanlara en çok uyacak maskeyi de

seçiyoruz, elbiselerimizin yanında duran maskelerimizin arasından…

Hep daha fazlasını isterken, aslında giderek hep daha az alıyoruz…

Bütün ömrünü kariyer, güç ve para peşinde gece gündüz çalışarak

geçiren

insanların, günün birinde bütün kazandıklarını, elindekileri kazanırken

yitirdikleri sağlıklarına harcadıklarını görüyoruz…

Bir ömrün sonunda evleri, arabaları ve para kasaları olan insanların,

bütün bunları kazanırken kim bilir kaç gerçek aşkı yitirdiğini ve günün

birinde yaşlanıp başlarını yaslayacakları bir sevgili omuzu aradıklarındaysa,

soğuk ev duvarlarının, lüks araba koltuklarının ve çelik para kasalarının bir

sevgilinin yerini tutmadığını, acı içinde fark ettiklerine şahit oluyoruz

67-ETME Kİ; BULMAYASIN

Halife Harun Reşit?in bir bahçesi varmış.

O bahçesinde de çok sevdiği bir de gül fidanı…

Bir gün bahçıvanına şöyle demiş:

– “Bu fidana gözün gibi bak! Güzel bir gül tomurcuklanıp da açıldığında bana haber ver.”

Bahçıvan geceleri bile gider, kontrol edermiş fidanı.

Bakışlarından bile sakınır, üzerinde titrermiş.

Geceleri rüyalarına girdiği bile olurmuş.

O da sevmeye başlamış fidanı.

Tomurcuklar çıkmaya başlamış.

Hele bir tanesi varmış ki, diğerlerinden çok daha güzelmiş.

O güzelim tomurcuk açmış ve insanın bakmaya kıyamayacağı kadar güzel bir gül oluvermiş.

Bahçıvanın kalbi pır pır atmaya başlamış, içi içine sığmaz olmuş.

Hemen gidip halifeye haber vermeliyim, diye düşünürken…

EYVAH…!

Kuşun birisi o gülün üzerine konup başlamaz mı yapraklarını gagalamaya!

Bahçıvan bağırmış kuş kaçsın diye.

Yerinden ok gibi de fırlamış.

Ama nafile!

Mahvolmuş o nadide çiçek.

Nasıl haber versin halifeye?

Nasıl izah etsin?

“Yalan söylemiyorum ya,” demiş bahçıvan.

“Gider anlatırım durumu olduğu gibi.”

Varmış Harun Reşit?in huzuruna…

Anlatmış durumu gözyaşları içinde!

Halife büyük bir olgunluk içinde dinlemiş ve tek bir cümle sarf etmiş:

– “EDEN BULUR!”

Ayrılmış huzurdan bahçıvan.

Aradan zaman geçmiş.

Bir gün görmüş ki, o kuş bir yılanın ağzında can vermiş aynı bahçenin içinde.

“Allah?ım sen ne büyüksün” demiş ve soluğu halifenin yanında almış.

Durumu anlatmış.

Halifenin dudaklarında yine aynı cümle:

– “EDEN BULUR!”

Aradan bir süre daha geçmiş.

Bahçıvan bahçede yürürken o yılan ayağına dolanmaz mı?

Kendisini sokacağından korkan bahçıvan, yılanın

kafasını bedeninden ayırıvermiş elindeki kürekle.

Gene halifenin yanına koşmuş.

Anlatmış durumu ve gene aynı cevabı almış:

– “EDEN BULUR!”

Eyvah demiş bahçıvan!

Edip de bulma sırası bana geldi!

Gerçekten de öyle olmuş.

Bir zaman sonra, bahçıvan hiç istemeden kendisinden beklenmeyecek kötü bir iş yapmış.

Halife de onu cezaya çarptırmış.

Çarptırılmış çarptırılmasına, ama gel gelelim bizim bahçıvan yerinde duramaz, zıplar durur, bas bas da bağırırmış.

Bir tek şey istermiş ısrarla: Halifeyle acilen görüşmek!

Ne dedilerse olmamış ve sonunda çıkarmışlar halifenin huzuruna:

– “Sana haksız bir ceza verildiğini mi düşünüyorsun?” demiş halife

– “Hayır” demiş bahçıvan.

-“Benim derdim o değil. Ancak bana bunu reva gördüğünüz için, ettiğini bulma sırası size de gelecek.

Onu hatırlatayım dedim..

ETME Kİ; BULMAYASIN..

68-Hayatın Anlamı Senin Bakışlarında Gizlidir

Osmanlı İmparatorluğunun duraklama dönemi başlamış.

Bunu Anadolu da yaşayan halk ta yüreğinde hissetmektedir.

Geniş ve mümbit ovaların bulunduğu atılan bir tohumun

bire on verdiği Anadolu kasabasında yaşlı, yorgun

aynı zamanda görmüş geçirmiş, bilge bir ihtiyarın birbiriyle anlaşamayan üç oğlu vardı.

Yaşlı adam son günlerine varmadan önce bu oğullarını

nasıl bir birleri ile dost edeceğini düşünüyor.

Sonunda bir plan kuruyor kendince.

Çağırıyor oğullarını. Önce en küçük oğluna;

-“Evladım falanca diyarda bir ağaç vardır.

Bu sonbaharda git o ağacı ziyaret et.”der

oğul gidip ağacı bulur eve döndüğünde babası

ve kardeşleri onu çevrelemiştir.

Başlar anlatmaya:

-“Babacığım söylediğin ağacı gidip gördüm yaprakları

sararmış,

dökülmüş gariban bir ağaçtı.” der

Aradan zaman geçer. Mevsim kış olur.

Baba ortanca oğlunu çağırır yanına.

-“Oğul sıra sende git ve ağacı ziyaret et.”der

oğul gider koyu bir kış günü ağacı görür. Ve geri döner.

Başına toplanır ev halkı:

-“Babacığım görmemi dilediğin ağacı gördüm.

Kupkuru, nerede ise ölmüş, işe yaramaz bir ağaçtı .”der.

Yine zaman hızla ilerler ve mevsim yaz olur.

Baba büyük oğlunu çağırır ve yola çıkmasını diler.

Oğul gider ağacın bulunduğu diyara,

görür ve döner evine büyük hayranlıkla.

-“Babacığım o ne muazzam bir ağaçtı öyle.

Kocaman bir gövdesi yemyeşil yaprakları,

bütün meyvelerden leziz meyvesi var.

Hayran oldum babacım.”der

Görmüş geçirmiş bilge baba amacına ulaşmıştır.

Anlayan insan için gönüllere şayan bir nasihat verdi oğullarına;

-“Oğullarım dünyadaki herkes Allah ?ın insanlara en âdilce

dağıttığı nimet akıldır derler: çünkü hiç kimse akıl payından

şikayetçi değildir. Üçkardeş ayrı ayrı gidip aynı ağacı gördünüz.

Ama hepiniz de farklı yorumlar getirdiniz. Çünkü her biriniz ağacı farklı anlarında gördünüz.

İşte çocuklarım insanlarda aynı böyledir. Bir anları başka bir anlarına uymayabilir. Bu yüzden

insanları ilk sözleri ile yargılamayın onlara şans verin.”der

69-DUYARSIZLIK

Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördü. Kendi kendine:

– “İçinde hangi yiyecek var acaba ?” diye düşündü.

Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu anladığında paniğe kapıldı.

– “Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!” diye bağırarak telaşla bahçeye fırladı.

Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı:

– “Zavallı farecik…Bu senin sorunun benim değil. Bana bir zararı olamaz küçücük kapanın” dedi.

Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla keçinin yanına koştu ve,

– “Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!”

diye adeta çırpındı. Keçi anlayışla karşıladı ama,

– “Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol” dedi.

Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve,

– “Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!” dedi.

İnek ; -“Bak fare kardeş, senin için üzgünüm ama beni

ilgilendirmiyor.” dedi.

Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü.

Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün tek başına karşılaşmak zorunda olduğunu anladı.

O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik farecik aç ve susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı

ki birden bir ses duyuldu. Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare kapanından geliyordu.

Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa koştu.

Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememişti.

Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını ısırdı.

Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü.

Doktor, zehiri temizledi sardı. Çiftçi karısını eve getirdi, yatırdı.

Karısının ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu. Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp duruyordu.

Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu herkes bilir, çiftçi de bıçağını alıp bahçeye koştu.

Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine geldi.

Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete geldiler.

Onlara ikram etmek için çiftçi keçiyi kesti.

Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan, belli ki çok zehirliydi. Birkaç gün sonra çiftçinin karısı

iyileşemedi ve öldü.

Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli et sağlamak için çiftçi ineği mezbahaya yolladı.

Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki deliğinden izledi.

Birisi, sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir tehlike ile karşı karşıya ise hepimizin aynı tehlikede olabileceğini

hatırlayalım.

Hepimiz yaşam denilen bu yolculukta yer alıyoruz.

Diğerimiz için bir gözümüzü açık tutmalı ve diğerlerini cesaretlendirmek için çaba harcamak GEREK…

70-UÇAN AYAKKABILAR

Delikanlı, çalıştığı ayakkabı atölyesinde bölüm şefi olmuş ve aylığına yüklü bir zam yapıldığı

için, evlilik hazırlıklarında bulunmak üzere yeni bir apartman dairesine taşınmıştı.

İki aydır burada oturmasına ve bazı günler defalarca içeri girip çıkmasına rağmen, apartmandaki

komşulardan hiçbiri onunla ilgilenmemişti.

Ama dış kapıya bitişik olan zemin kat penceresinde gördüğü beş-altı yaşlarındaki çocuk, onlardan

çok farklıydı.

Delikanlı, evden her çıkışında onu aynı pencerede bulur ve gülümseyen gözlerle el sallayan çocuğa,

avuç dolusu öpücükler gönderirdi.

İlkbahar geldiğinde, delikanlı o güne kadar hep buğulu bir cam arkasından görebildiği küçük

arkadaşıyla sohbet etme imkânı buldu.

Artık havalar ısındığı için pencereler açılmış ve evler çiçek kokusuyla dolmuştu. Anlattığına göre,

küçük çocuk annesiyle birlikte yaşıyordu.

Babasının ise Almanya?da çalıştığı ve bir gün mutlaka döneceği söyleniyordu. Delikanlı, yaklaşan

bayram için çocuğa bir hediye vermek istediğinde, ona hangi tür ayakkabılardan hoşlandığını sordu.

Çocuk, böyle bir hediye beklemiyordu. Önünde oturduğu pencerenin camına parmağıyla bir şeyler çizerken:

?Uçan ayakkabılardan isterim, dedi.

Ayağıma takar takmaz uçurmalı beni.

Delikanlıya göre, çocuğun bir hayâl dünyasında yaşadığı kesindi. Ama bütün küçükler hep böyleydi.

Daha sonraki sohbetlerinde, o tür ayakkabıların sadece filmlerde olabileceğini söylediyse de, çocuk

bu fikrinden vazgeçemedi. Bayram günü geldiğinde, delikanlı birkaç değişik ayakkabı alarak onu ziyarete gitti.

Küçük çocuk, gelenin kim olduğunu çok iyi biliyordu. Kapıyı büyük bir heyecanla açarak onu karşıladı

ve tekerlekli iskemle üzerindeki felçli vücudunu dik tutmaya çalışarak:

?Uçan ayakkabılardan istediğim için özür dilerim, diye gülümsedi.

Ama babama, başka türlü kavuşmam mümkün değil ki!

71-Baba Unutur

Eleştiri zararlı bir kıvılcımdır, öyle bir kıvılcımdır ki övünç denilen cephane deposunun patlamasına yol açar. Acımasız eleştiriler ünlü bir İngiliz yazarın roman yazmaktan vazgeçmesine yol açmıştır. İnsanları suçlamaktansa onları anlamaya çalışalım. Neden böyle davrandıklarını bulmayı deneyelim. Bu yol, eleştiriden çok daha yararlı olan sempati, hoşgörü ve sevecenlik doğurur. Çocuklarınızı eleştirmek istiyorsanız eleştirmeden önce Amerikan gazeteciliğinin klasiklerinden biri olan aşağıdaki yazıyı okuyun. Unutmayalım ki,

?Tanrı bile insanları yaşamının son gününe dek yargılamaz.?

?Dinle oğlum! Ben bu sözleri sen yatmış uyurken söylüyorum. Küçük ellerinden birini yanağına dayamışsın, sarı buklelerin ise ıslak, alnına yapışmış. Odana yavaşça girdim yanımda da başka kimse yok. Birkaç dakika önce kitaplıkta oturmuş gazete okurken bir pişmanlık dalgası beni boğmaya, soluğumu tıkamaya başladı. Suçluluk duydum ve başucuna geldim.?

?İşte düşündüğüm şeyler oğlum: sana kızmıştım. Okula gitmek için giyindiğin sırada seni azarladım. Çünkü yüzünü üstünkörü yıkadığını görmüştüm. Ayakkabılarını temizlemediğin için seni suçladım. Yere bir şeyler düşürdüğünde yine kızdım.?

?Kahvaltıda yanlışlarını görmüştüm. Önündekileri döktün, dirseklerini masaya dayadın, ekmeğine gereğinden fazla tereyağı sürdün? Trene yetişmek üzere yola koyulduğunda, sen bana el sallayıp ?Güle güle, baba? dedin, bense yanıt olarak ?Omuzlarını geri çek? dedim, kaşlarımı çatarak.?

?Aynı eleştiriler akşamüzeri yeniden başladı. Daha yoldayken dizlerini yere dayamış, bilye oynadığını görerek, arkadaşlarının yanında aşağıladım. Çorap pahalı bir şeydi ve eğer satın almak zorunda kalsaydın, daha dikkatli davranırdın! Düşün, Oğlum, bunlar bir babanın söyleyeceği sözler miydi??

?Anımsıyor musun, daha sonra kitaplıkta oturmuş okurken, usulca içeri girdin, gözlerinde incinmiş bir ifade vardı. Gazetemin üzerinden sana baktığımda, bir an duraksadın. ?Ne istiyorsun?? diye sordum.?

?Hiçbir şey demedin. Koşup kollarını boynuma doladın ve öptün beni. Tanrı yüreğini öylesine sevgiyle doldurmuştu ki.?

?Sana aldırış etmediğim halde boynuma sıkı sıkı sarıldın. Sonra gittin, merdivenlerden yukarı çıktın. Çok geçmeden gazete ellerimden kayıverdi ve bir korku kapladı benliğimi.?

?Alışkanlığım beni ne hale getirmişti? ?Kusur bulma alışkanlığı? Sana verdiğim ödül buydu. Seni sevmiyor değildim; yalnızca senden çok şey bekliyordum.?

?Benim çocukluğumdaki değer yargılarıyla yargılıyordum seni. Oysa sen çok güzel, çok dürüst özelliklere sahiptin. Küçük yüreğin, geniş dağların ardından söken şafak kadar büyüktü. Bana doğru koşup, beni öpmen, iyi geceler dilemen bunu kanıtlıyor. Bu gece hiçbir şey umurumda değil oğlum. Karanlıkta yatağının yanına gelip, diz çöktüm. Yaptıklarımdan utanıyorum.?

?Senden özür diliyorum?? Bu sözleri sana uyanık olduğun zaman söylesem hiçbir şey anlamayacağını biliyorum. Ama yarın gerçek bir baba olacağım! Seninle arkadaş olacağım, sen üzülünce üzüleceğim, sen gülünce güleceğim. Ağzımdan sabırsız bir söz çıkmak istediğinde, iyi geceler dilemen bunu kanıtlıyor. Bu gece başka hiç bir şey umurumda değil oğlum. Karanlıkta yatağının yanına gelip, diz çöktüm. Yaptıklarımdan utanıyorum.?

?Korkarım seni yetişkin bir adam gibi görmüşüm. Şimdi seni örtünün altında büzülüp yatmış görünce, hala bir bebek olduğunu anlıyorum. Daha dün annenin kollarındaydın, başını omsuzuna dayamıştım. Senden çok şey, çok şey istedim oğlum.?

72-Üç kadın çeşme başında toplanmış konuşuyorlardı.Az ötede ihtiyarın biri oturmuş, kadınların çocuklarını methetmelerini dinliyordu.

Kadınlardan biri:

– Benim oğlum öyle marifetlidir ki, hiç kimse bu konuda onunla boy ölçüşemez? Tam bir cambazdır o! İp üzerinde bir yürüse de görseniz.

Diğer kadın heyecanla atılarak: -Benim oğlumun sesini bilseniz, dedi.Tıpkı bir bülbül gibi şakır.Yeryüzünde hiç kimsenin böyle bir sesi yoktur.Allah vergisi bu?

Üçüncü kadın susup duruyordu.Diğerleri sordular:

– Sen çocuğunu niye övmüyorsun? Nesi var ki? -Çocuğumun çok üstün bir tarafı yok ki?Ne diye durup dururken öveyim onu.

Kadınlar kovalarını doldurup yola koyuldular.İhtiyar adam da peşleri sıra yürümeye başladı.Kadınlar ağır kovaları taşımakta güçlük çektikleri için ara sıra duruyor ve dinleniyorlardı.Sırtları ağrı içindeydi. Bu sırada çocukları onları karşılamaya çıktı.

Birinci çocuk hemen elleri üzerinde havaya kalkmış, çeşitli marifetler gösteriyordu. Kadınlar gözleri hayretten büyümüş haykırdılar:

– Aman ne kabiliyetli çocuk!..

İkinci çocuk altın gibi bir sesle öyle güzel şarkılar söyledi ki, kadınlar gözleri yaşlarla dolu hayranlıkla dinlediler onu?

Üçüncü çocuk koşarak geldi, annesinin elinden kovayı aldı ve eve kadar taşıdı.

Kadınlar ihtiyara dönüp:

– Bizim çocuklarımız hakkında ne diyorsun, dediler. İhtiyar şaşkınlıkla:

– Çocuklarınız mı? Dedi.

Onları bilmem. Yalnız biri vardı, annesinin elinden kovayı alıp eve taşıdı. Onu çok beğendim?

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi.

Küçük oğlan ayni hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu.

Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu.

Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve ?Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı? dedi.

Kan nakli ilerken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu.

Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu?

Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu:

– ?Hemen mi öleceğim?..?

Küçük doktoru yanlış anlamış, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünmüş?. Ve buna rağmen öleceğini bile bile ablasının hayatı pahasına kan vermeyi kabul ettiği anlaşıldı

73-Niye Ben Diyen Herkes İçin

Kaybedenlerin vazgeçilmez sözüdür “neden ben?”

Bu yaşanmış hikayeyi okuduktan sonra fikriniz değişecek!

Brenda yamaç tirmanisi yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün

cesaretini toplayarak bir grup tırmanisina katıldı.

Tirmanacaklari yere vardiklarinda, neredeyse duvar gibi dik,

büyük ve kayalik bir yamaç çikti karsilarina.

Tüm korkularina ragmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini

takti, ipi yakaladi ve kayanin dik yüzüne tirmanmaya basladi.

Bir süre tirmandiktan sonra, nefeslebilecegi bir oyuk buldu..

Orada asili dururken, gruptan yukarida ipi tutan kisi dalginliga

düserek ipi gevsetiverdi. Aniden bosalan ip, hizla Branda nin gözüne çarparak lensinin düsmesine neden oldu.

Lens çok küçüktü ve bulunmasi neredeyse imkansizdi.

Lens yamacin ortasinda bir yerlerde kalmisti ve Brenda artik bulanik görüyordu.

Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulmasi için Allah’a dua edebilirdi yalnizca..

Ve içten içe düs¸ünüp dua etmeye basladi. “Allahim! Sen bu anda

buradaki tüm daglari görürsün. Bu daglar üzerindeki her bir tasi ve

yapragi bildigin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardim et.”

Patikalardan yürüyerek asagi indiler. Asagi indiklerinde, tirmanmak

üzere oraya dogru gelen yeni bir grup gördüler. Iclerinden biri

“Aranizda lens kaybeden var mi?” diye bagirdi.

Brenda’nin sonradan ögrendigine göre, lensi bir karinca

tasiyordu ve karinca yürüdükçe yavasça kayanin üzerinde hareket edip parlayan lens kizlarin dikkatini çekmisti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasil bulduklarini babasina

anlatacak ve bir karikatürcü olan babasi da agiziyla lens tasiyan bir

karinca resmi çizerek, karincanin üzerindeki baloncuga bunlari

yazacakti:

“Allahim! Bu nesneyi neden tasidigimi bilemiyorum.

Bunu yiyemem ve neredeyse tasiyamayacagim kadar agir. Ama istedigin sadece bunu tasimamsa, senin için tasiyacagim…”

“BU YÜKÜ NIYE TASIYORUM” demeyin.

74-Koskoca bir bahçede Demetler içinde bir papatya. Aşık olmuş, yanmış, tutuşmuş Ak sakallı bahçıvana… Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla Saatlerce ilgilenmesini. Buz gibi suyunu Sadece ona döksün istiyormuş… Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları. Kıskanıyormuş bahçıvanı Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden. Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını… Bir gün, Aşkı öyle büyümüş ki, Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş. Eğilivermiş boynu. Toprağa bakıyormuş artık. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş Ayaklarını görüyormuş. Bunada sükür diyormus. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek. Zaman akıp gidiyormuş. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bi kerecik daha görsem yüzünü diyormuş. Yanıp tutuşuyormuş… Ve işte bir gün.. Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış. İncecik bedenini ellerinin arasına almış. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş Bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı. Hâlâ göremiyormuş onu, Ama bedeni kurtulmuş. Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye. Gelen giden yokmuş… Kahrından ölecekmiş papatya. Ama işte bir sabah, Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış. Derin bir oh çekmiş. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş. Başka birisiymiş. Adamın elinde bir de makas varmış. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru Ne güzel açmışsın sen öyle demiş. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış… Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış Ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini, O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış. Bir de o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş, Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini. O, her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş. Belki, ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, Ama onu asluında hep sevmiş. Papatya anlamış artık. Sevgi; emek istermiş… Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini, Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağı da kuruduğunda, Biliyormuş artık… Gerçek sevginin, söylemeden, Yaşamadan ve asla kavuşmadan Varolabileceğini… Yazarı Bilinmiyor

75-Mavi Kurdale

New Yorkta yaşayan bir öğretmen, lise son sınıf taki öğrencilerini, “diğer insanlardan farklı özelliklerini” vurgulayarak onurlandırmaya karar vermişti. California Del Mardan Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı. İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra her birine üzerinde altın harflerle “Siz çok önemlisiniz” yazılı birer mavi kurdele verdi. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi. Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından, iki tane daha kurdele verdi ve: “Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin” diye rica etti. O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun “iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü” onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdeleyi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu. Şaşkına dönen patron; “Tabii ki” şeklinde cevap verdi. Yönetici de mavi kurdeleyi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de; “Bana bir iyilik yapar mısınız?… Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?… Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece “bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş…” dedi… O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu. “Bugün inanılmaz bir şey oldu” dedi. “Ofisteydim. Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, “İş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için göğsüme bu kurdeleyi iliştirdi… Bir hayal etmeğe çalış… Benim bir dahi olduğumu düşünüyor.. “Siz çok önemlisiniz” yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı. Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin… Ben “seni” onurlandırmak istiyorum.Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum… Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun. Seni seviyorum” diye devam etti… Şaşkına dönen çocuk şimdi ağlamaya başlamıştı… Bütün vücudu titriyordu… Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde olarak babasına baktı ve: “Yarın intihar edecektim” baba, dedi… “Baba, ben senin…çünkü ben senin… beni hiç sevmediğini… beni hiç önemsemediğini düşünüyordum… Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an… Oğlunun hayatını kurtardın!…” Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu sakın unutmayın… Hepinize yetecek kadar kurdele var.

76-1700 YILLIK ALTIN ÖĞÜT

Aşağıda Osman Beye ünlü İslam Alimi, Şeyh Edeb-Alinin verdiği öğütleri

anlatan bir yazı. Çok hoşuma gitti. Neredeyse 700 yıl önce

söylenmiş ama hiç mi hiç eskimemiş. Tüm zamanlar için geçerli.

“Oğul insanlar vardır şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler.

Avun oğlum avun. Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın,

ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen sabah

rüzgarında savrulur gidersin…

Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve

iradene sahip olasın. Dünya senin gözlerinin gördüğü gibi büyük

değildir. Bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyenler,

görülmeyenler ancak senin fazilet erdemlerinle gün ışığına

çıkacaktır. Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir.

Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere

dönersin. Açık sözlü ol, her sözü üstüne alma. Gördün söyleme,

bildin bilme.

Sevildiğin yere sık gidip gelme, kalkar muhabbetin itibar olmaz.

Üç kişiye acı:

* Cahiller arasındaki alime,

* Zenginken fakir düşene,

* Hatırlı iken itibarını kaybedene.

Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğunda mücadeleden korkma.

“Bilesin ki atın iyisine DORU,”

“Yiğidin iyisine DELİ derler.”

77-GERÇEK DOSTLUK BÖYLE OLUR

Çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz atılgan ve hareketli, diğeri ise çok saf, dürüst ve sessizdi. Bir gün kurnaz olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir. Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok

beğendiğini ve kendisine vermesini ister. Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez.Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardır ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir.

Zaman içinde Saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir

ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek arkadaşının iş yerine gider

ve kendisine çalışması için iş vermesini ister. Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadaşına kızamaz. Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler. Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir. Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar. Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır.

Saf adam artık zengindir. Biraz da sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir. Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar. Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister. Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur, Kimsesi olmadığını

öğrendiği kadına; Kendisinin de yanlız olduğunu söyler ve bu evde birlikte

yaşıyalım sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç

düşünmeden kabul eder. Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine

uygun bir kız bulup evlenmesini söyler. Bizimki böyle bir kızı nasıl

bulacağını, kendisinin tanıdığı olmadığını söyler.Yaşlı kadın ona uygun bir

kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler. Görüşmeler

sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır. Bizimkisi

kırgın olduğu halde çok samimi dostunu yinede unutamamıştır. Biraz da

geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir .

Düğün günü gelir çatar. Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek

isteğiyle mikrafonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya; Eskiden çok

sevdiğim bir dostum vardı. Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi. Çok üzülerek onu da kendisine verdim . Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim. işlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi. çok üzüldüm, ama yinede arkadaşıma kızmıyorum .çünkü biz gerçek dosttuk. Bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha

fazla dayanamaz mikrofonu eline alır ve başlar konuşmaya;

Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı.

İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi.

Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek nişanlısını da verdi. Nişanlısını

istememin nedeni o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı (Hayat kadınıydı)

Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu

şekilde kurtardım.İşleri bozulduğunda gelip benden iş

istedi, Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim.

Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı. Babam ölmek

üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım. Evine gelen dilenci kadın benim annemdi.Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim. Şu anda evlenmekte olduğu kız de benim kız kardeşim. Onu arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim. Değerli misafirler, işte biz böyle dostuz

78-Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak:

“Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık”.

Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur’an’ını okumaya koyulurdu.

Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :

“Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi.”

Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan.

Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi.

Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense birşey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini. Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinde daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Birşey hatırlamıştı.

Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :

“Canım” dedi, hıçkırıp ağlayarak.

“Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin, bu günün Ramazan’ın ilk günü olduğunu ?”

79- İlahi Aşk

Moses Mendelssohn hiç yakışıklı bir adam değildi. Çok kısa boyunun olmasının yanı sıra, çok garip bir de kamburu vardı. Moses Mendelssohn, günün birinde Hamburg’da yaşayan bir işadamını ziyarete gitti.

İşadamının, Frumtje adında çok güzel bir kızı vardı. Moses, bu güzel kıza umutsuz bir aşkla tutuldu. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüştü. O nedenle, değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu.

Ayrılma zamanı geldiğinde Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma girişiminde bulundu. Kızın güzelliği öylesine olağanüstüydü ki, bir an için onun cennetten geldiğini bile düşündü.

Fakat kızın, başını kaldırıp da yüzüne bakmamaktaki direnci, Moses’ i çok üzdü.Güçlükle başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık, bu güzel kıza bir soru sordu: “Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanır mısınız?” dedi.

“Elbette” diyerek yanıtladı güzel kız ve gözlerini yine kaldırmayıp Moses’in yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru sordu: “Peki ya siz?”dedi.”Siz inanır mısınız buna?”

Moses bir an bile duraksamadı: “Evet,ben de inanırım” dedi ve ekledi: “Biliyor musunuz? Her erkek çocuğu doğduğunda Allah, onun evleneceği kızı belirlermiş.Benim doğumumda da,benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana ‘Senin karin kambur olacak’ demiş.O zaman ben bir istekte bulunmuşum Allah’tan.

“Allah’ım, kambur bir kadın bir trajedi olur. Lütfen onun kamburluğunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap’ demişim.” Moses’ in bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve elini uzatIp, Moses’ in elini tuttu.Ve daha sonra da onun, sevgili eşi oldu.

Bu anlattığımız bir “peri masalı” değil, ünlü Alman besteci Mendelssohn’un büyükbabası ile büyükannesinin evlenmelerinin öyküsüdür.

80-HERKES İÇİN BİRAZ MUTLULUK

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi.

Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu

bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile.

Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl

olduğunu sorsa; ?Bomba gibiyim? diye yanıt verirdi hep..

?Bomba gibiyim.? Jerry bir doğal motivasyoncuydu…

Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse,

Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.

Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni… Bir gün Jerry?ye

gittim. Anlayamıyorum dedim.. Nasıl olur da, her zaman,

her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun…

Nasıl başarıyorsun bunu?

Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki

seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü.. derim.

Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki

seçimim var: Kurban olmak, ya da ders almak.

Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim.

Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var..

Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını

göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.

Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani?

Evet.. Kolay dedi Jerry.. Hayat seçimlerden ibarettir.

Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl

davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl

etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının

iyi ya da kötü olmasını seçersin…

Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..

Jerry?nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar

görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek

yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.

Yıllar sonra, Jerry?nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun

için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry?yi delik deşik etmişler…

Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.

Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış.

Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm.

Nasılsın? diye sorduğumda, Bomba gibiyim dedi

Bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim.

Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm..

Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü.. Ben yaşamayı seçtim.

Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi !..

Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.

Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler.

Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla

sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki

ifadeyi görünce ilk defa korktum.Bu gözler

bana; Bana adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam,

biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten..

Ne yaptın? diye merakla sordum..

Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak

herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu..

Evet diye yanıt verdim.. Var.. Doktorlar ve hemşireler

merakla sustular.. Derin bir nefes alarak kendimi

toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var !..

Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım..

Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin.

Otopsi yapar gibi değil..

Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları

sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük

katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni ders oldu.

Hergün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız

ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim..

Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu..

Bu yazıyı okudunuz. Şimdi iki seçiminiz var:

  1. Unutup gitmek.
  2. Kesip saklamak,

fotokopisini çıkarıp, dostlarınıza dağıtmak..

Ben, ikincisini seçip bunu sizlerle paylaşmayı tercih ettim

81-Sedef Çiçeği

Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı…

Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu.

Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına: “Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?”

Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı:

“Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan…”

Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda…

Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu…

Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmıs 50 yılın ardından?

Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı… Kadın neler diyecekti? Herkes, onu dinliyordu…

Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:

“Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim… O bilmez…

50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.

Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş doğmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye…

İyi gelirmiş derlerdi…

50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Taa ki geçen geceye kadar… O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım…

Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim.

Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiçbirşey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim.”

Hakim yaşlı adama dönerek:

“Diyeceğin birşey var mı, baba?” dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi.

Tane tane konuştu: “Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime’mi de orada tanıdım. Sedefleri de… Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. İlk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa, boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi.

Hekimi pek dinlemedi bizim hatun…

Lafım geçmedi…

O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz tuttu.

Ben ona: “Gece çiçek sularsan geçer”, dedim. Adak dilettim… Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki…” dedi adam.

O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle.

“Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey… Geçen gece de… Yaşlılık… Ben de uyanamadım.

Uyandıramadım… Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi…

Suçlandım…Sesimi çıkartamadım…”

O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu.

82-UTANSIN

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!

Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!

Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

Eski çınar şimdi noel ağacı;

Dallarda iğreti yaprak utansın!

Ustada kalırsa bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın!

Ölümden ilerde varış dediğin,

Geride ne varsa bırak utansın!

Ey binbir tanede solmayan tek renk;

Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın!

 

 

Bir cevap yazın